Sosyal hizmetlerinin merkezinde insan vardır. İnsanın sağlık, eğitim, ruhsal ve manevi ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik hizmetleri içerir. Bireyin, aile ve toplum hayatında güven duygusu içersinde yaşamını sürdürebilmesi için temel ihtiyaçlarının karşılanması sosyal hizmetlerin temel misyonunu oluşturur. Ülkemizde yaşanan değişime paralel olarak ailenin sosyo-ekonomik yapısı değişmiş, aile içi iletişim çatışması, kadına yönelik şiddet, çocuğunu ihmali, istismarı, çocuk ve ergenlerde davranış sorunları, uyuşturucu bağımlılığı hızla artmakta engellilerin toplumsal hayata adaptasyonunda güçlükler yaşanmaktadır. continue reading…
Profesyonel “Evlilik danışma”sının tarihinin çoğu, psikiyatrinin ana akışı dışında kaldığı için aile terapisine göre daha az bilinmektedir. Yıllarca ayrı bir evlilik danışmanlığı gibi bir uzmanlık alanına açık bir gereksinim duyulmadı. Evlilik sorunları olan insanlar bunları uzman mental sağlık çalışanlarından önce doktorları, din adamları avukatları ve öğretmenleri ile tartışma eğilimindedirler. Evlenmeyle ilgili kurslarda bazı öğrenciler ve aile dersten sonra danışmanıyla akademik sorunlarının yanında kişisel evlilikteki cinsel sorunlarını jinekologları ile tartışırlar.[1] Evlilik danışmanlığı ile ilgili ilk merkezler 1930’larda kuruldu. Poul Popenoe Los Angeles’a American aile İlişkileri Enstitüsünü açtı ve Abraham ve Hannah Stone’da New York’da benzer bir klinik açtılar. Evlilik danışması ile ilgili üçüncü bir merkezde 1932’de Emily Hartshorne Mudd tarafından başlatılan Philedelphia Evlilik Konseyi idi.[2]
Sevgi ihtiyacından sonra çocukların önemli duygusal ihtiyacı güven duygusu ihtiyacıdır. Çocuklar özellikle bebeklik döneminde anneye, sonraki yıllarda ise aile bireylerine ve çevresine güven duyma ihtiyacı içindedir. Temel güven duygusu bireyin bebeklikten itibaren bireyle kurulan iletişim, anne- babanın tutumları, bireysel yaklaşımları güven duygusunun gelişimini etkileyecektir. Anne – babanın çocuklarına karşı gösterdikleri yeterli ilgi ve sevgi çocuğun kendine olan güvenini arttırıp, kaygı ve korkularını azaltacaktır.Anne ve babanın yaşamın ilk yıllarında çocuğun süreklilik ve tutarlılık gösteren davranışları çocuktaki güven duygusunun oluşumunda önemli etkenlerden biridir. Hangi yaşta olursa olsun çocuk bir sorunla karşılaştığı zaman başvurabileceği bir yetişkin arar; ona yol gösterecek bir büyüğe gereksinim duyar. Sorunlarına çözüm getiren bir büyüğün bulunması, çocuğun güven duygularını geliştirir.
“Sevgi gelince tüm eksiklikler biter.”
Modernleşme sürecine bağlı olarak, ülkemizde hızlı bir toplumsal değişim yaşanmaktadır. Şehirlerde yoğun göç yaşanmakta, hayat tarzı sürekli farklılıklaşmaktadır. Değişim birey ve toplumlar için kriz faktörüdür. Değişim yönetilemezse çatışma ortaya çıkar. Yaşanan cinsel istimrar suçları çatışma durumunun dışa vurumudur. Bireyler ve toplumlar değişen koşullarda hayatlarına nasıl yön verecekleri hususunda güçlük çekmektedir. Küresel kapitalizm insanları tüketime yönlendirmekte, insanlar ürettikçe değil tükettikçe değerli oldukları yanılgısı içersinde düşmektedir. İnsanlar güçlü olarak, güvende olacakları algısı içersindeler. Hâlbuki insan varlığı öznedir. Ancak günümüzde nesneleştirilmiştir. Ahlak, vicdan, hukuk, saygı ve sevgi tersyüz edilmiştir. İnsan değerler yerine hazlar ön plana çıkmıştır.
Human: Bağımlılığın alt yapısını oluşturan faktörler nelerdir?
Stres Kavramı, Latince’de “Estrica”, eski Fransızca’da “Estrece” sözcüklerinden gelmektedir. Kavram 17. Yüzyılda felaket, bela, müsibet, dert, keder, elem anlamlarında kullanılmıştır.18 ve 19. Yüzyıllarında ise kavramın anlamı değişmiş ve güç, baskı, zor gibi anlamlarda objelere, kişiye, organa veya ruhsal yapıya yönelik olarak kullanılmıştır. Buna bağlı olarak da stres nesne ve kişinin bu tür güçlerin etkisi ile biçimin bozulmasına, çarpıtılmasına karşı bir direnç anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Kavramı ilk kez ortaya atan Hans Selye stresi, organizmanın her türlü değişmeye özel olmayan (yaygın) tepkisi olarak tanımlamıştır. Hans Selye’nin çok benimsenen bu tanıma göre stres, memnuniyet verici olup, olmadığına bakılmaksızın her türlü isteme bedenin uyum sağlamak için gösterdiği yaygın tepkisidir.
Ergenlik dönemi, bireyin biyolojik ve duygusal süreçlerindeki değişikliklerle başlayan, cinsel ve psikososyal olgunluğa doğru gelişmesi ile sürerek bireyin bağımsızlığını ve sosyal üretkenliğini kazandığı belirlenmemiş bir zamanda sona eren kronolojik bir dönemdir. Bu döneme hızlı fiziksel ve sosyal değişiklikler eşlik eder. Genelleme, tümdengelim, tümevarım gibi zihinsel işlemler yapılır. Hipotezler kurularak, doğrulukları kontrol edilir. Soyut düşünce yetisi geliştiği için, soyut kavramlar kullanılarak üzerlerinde fikir yürütülür. Bu dönemde meydana gelen fiziksel değişimler kız ve erkeklerde bazı farklılıklarla temelde aynı olan bir süreçtir. Kızlarda cinsel organların büyümesi (meme, vulva) aksiller ve pubik kıllanmanın başlaması, pelvisin gelişmesi ve östrogen, progesteron gibi cinsiyet hormonlarının etkisiyle kalçanın yuvarlaklaşması, yağ dokusunun artması ve sonuçta yaklaşık 12-13 yaşlarında ilk adetin olmasıyla cinsiyet karakterleri kendini gösterir.
Duesseldorf`ta tüm göçmenler içinde en büyük grubu 16.147 kişi ile Türkiyeliler oluşturmakta ve bunların içinde birçok ailenin gelişim geriliği ve engelli olan çocukları vardır. Özel eğitim gereksinimli çocukları olan Türkiyeli ailelerin dil ve kültür farklılıklarından kaynaklanan sorunlar ve farklı Sosyal Sistem nedeniyle buradaki günlük yaşamlarını sürdürmeleri oldukça zordur. Bu ailelerin buradaki Engellilere Yardım Sistemi, koruyucu önlemler ve terapi olanakları hakkında alman ailelere göre daha az bilgi ve deneye sahiptirler. Ailelerin farklı dil ve kültürden kaynaklanan zorluklarının giderilebilmesi için kendi anadil ve kültürlerinde ek danışma, destek almaları ve yardımlara yönlendirilmeye gereksinimleri vardır. Bu nedenle bu ailelerin ek olarak kendi ana dillerinde sağlık, pedagojik, psikolojik, sosyal haklar üzerine danışmaya, desteğe ve yardıma ihtiyaçlar vardır.
Davranışlar uyumu sağlamaya yönelik ise olumlu, uyumlu davranışlardır. Davranışlar uyumu sağlamıyor ise veya mevcut uyumu bozuyor ise, buna uyumsuz davranışlar denir. Bu durumda uyum bozukluğu veya davranış bozukluğu söz konusudur. Uyum ve davranış bozukluluklarının en önemli özelliği, bazen bu bozuklukların zeka geriliği, akıl hastalığı, psikonevroz gibi önemli hastalıkların belirtileri olmaları, bazen de başka bir hastalık olmaksızın sadece uyum bozukluğu belirtisi olarak görülmesidir. Sık rastlanan uyum bozuklukları, parmak emme pika, trikotillomani, tempertantrum, tırnak yeme, aşırı hareketlilik, saldırganlık, oyun kuramamak, yemek yeme sorunları, uyku sorunları, gece korkusu, inatçılık, yalan, çalma, kibrit ve ateşle oynama, çekingenlik, firar vs.dir.