Ülkemizde son yıllarda ürkütücü düzeyde artan boşanma vakaları ve bu sayının on yılda yaklaşık bir milyona ulaşması, hadisenin sosyal bir yara ve problem haline geldiğinin işaretidir. Ayrıca istatistiklere göre boşanmaların çoğalıp evlenmelerin azalması, aile içi şiddetin artması, boşanmalardan sonra özellikle kadın aleyhine oluşan cinayetlerin gerçekleşmesi, boşanan ailelerin birbirlerine düşman olması, aralarındaki kin ve öfkenin dinmemesi, ortada kalan çocukların ya anne ya baba sevgisinden mahrum kalması, eşlerden biri tarafından anne veya babanın hayatta oldukları halde öldü gösterilmesi gibi olumsuz olaylar toplumun en temel taşı sayılan ailenin çözülmesini ve çöküşünü hızla artırmaktadır. Gerçekten var olan bu sosyal probleme sağlıklı ve kalıcı çözümler bulmamız gerekiyor. Bu çözümler üretilip uygulamaya sokulmadığı takdirde, ileride toplumu çok yıkıcı ve onarılması güç felaketler beklemektedir. continue reading…
İslam Dünyası STK’ları Birliği (İDSB) 21 Ocak 2012 tarihinde İstanbul İli’nde “Aileye Bakış” adlı I. Aile Çalıştayı’nı gerçekleştirdi. Türkiye’den ve diğer ülkelerden akademisyen, uzman ve gönüllülerin katıldığı çalıştayda aile sorunları tartışıldı ve yeni çözüm önerileri sunuldu. Çalıştayda; 1. Aile konusunda yapılan çalışmaların koordinasyonu ve uluslararası alana taşınması, 2. Ailede erkeğin rolü, 3. Ailede şiddet, 4. Töre cinayetleri konuları ele alındı. Özellikle ailede erkeğin rolü konusuna vurgu yapılarak ailenin kadın ve erkeğin ortak katılımına dayanan bir bütün olduğu ifade edildi. “İnsanlar çift yaratılmıştır; fıtraten farklı (fizyolojik, biyolojik ve psikolojik açıdan) yaratılmakla beraber, birbirini bütünlemektedir. Bu bir eksiklik olarak algılanmamalıdır. Aile bir bütündür, ben değil biz kavramı önemlidir.
Hepimizin bildiği gibi 7 Aralık 2010 tarihinde bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan Ayşe Paşalı Ankara’da sokak ortasında eski eşi tarafından 11 kez bıçaklanarak öldürüldü. Tecavüze uğradığı ve şiddet gördüğü için eşinden boşanması sonrası eski eşinden gördüğü şiddetin devam etmesi nedeniyle savcılığa, mahkemeye yaptığı başvurulara rağmen “DEVLET”in Ayşe Paşalı’yı koru(ya)maması, bir önlem al(a)mamasının böyle bir acı sonun yaşanmasında önemli etken olduğu da görüldü. Başta yaşam hakkı ve bu yönde can güvenliğinin sağlanması ile ilgili “İnsan Hakları Sözleşmesi” veya kadına karşı her türlü ayrımcığın kaldırılması ile ilgili CEDAW sözleşmesi gibi 2004 yılından beri iç hukukun bir parçası olan sözleşmelerinde bir değer ifade etmediği de görüldü. Böylece, her 8 Martta “Dünya Kadınlar” gününü de diğer dünya ülkeleri ile birlikte kutlayan ve bu yönde “resmi” birçok açıklamalarında yapıldığı Türkiye’de resmi verilere göre % 40 oranında bir yoğunlukla yaşanan ev içi şiddet gören kadın ve çocukların korunup kollanması, korunması konusu da bir ölçüde gündeme taşındı.
Bilindiği gibi 24 Kasım 2011 tarihinde TBMM’ne sunulan Avrupa Konseyinin “SEV 210” sayılı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin Türkçeye çevrilmiş metni kabul edilip onaylanmıştır. Bu metne dayalı olarakta hem Hükümet hem de Parlamento olarakta bir siyasi İRADE ortaya konmuştur. 11 Mayısı 2011 tarihinde İstanbul’da imzalanması nedeni İstanbul Sözleşmesi olarakta adlandırılan bu sözleşmeyi onaylayan 6251 sayılı kanun 29 Kasım 2011 tarihli Resmi Gazetede yayınlanmıştır. İç hukukun bir parçası olabilmesi için gerekli olan yürürlülük ile ilgili süreç ise halen devam etmektedir. 
Suudi Kralı kendi topraklarında 21. yüzyılda kadınlara yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkını tanıdı. Muhafazakâr bir toplumda kadınların siyasi farkındalığının önü açılmış gibi görünse de kadının araç sürmesi yasak olduğu gibi ülke dışında çalışmaya gitmesi, seyahat etmesi için bir erkek akrabasının kararı gerekmektedir. Arap muhafazakârlığının gelip durduğu demokratik sınır kapısından başka bir coğrafyaya, Türkiye’ye yüzümüzü dönelim. Ülkemizde kadın, toplumsal pratik içerisinde belirli bir sosyal yer işgal ededursun, içinde bulunduğumuz yılda, yalnızca bir bayan valimiz var. Hemen hemen hergün haber kanallarına şiddet sonucu ölen ya da yaralanan kadınların yaşam öyküleri yansıyor. Erkek egemen dünyanın kadın varlığı için biçilmiş farklı kabulleri ülkeden ülkeye değişse de sorun özünde aynı. Kadına karşı ayrımcılık ve şiddet bütün yeryüzünün yaşadığı bir olgu. Yani kadın erkek tarafından eziliyor!
2011′e gelindiğinde kadına yönelik ölümle sonuçlanan şiddet olaylarında büyük bir artış olduğunu görüyoruz. Basına yansıyan olaylarda ya kadınların öldürüldüğünü ya da şiddet sonucunda mağdur edildiğine tanık oluyoruz. Dünyanın gelişmemiş birçok bölgesinde kadına yönelik şiddet yaygın bir olguyken, sosyal politikanın çaresiz kaldığı, küçük yaşta evlilikler ve çocuk gelinler ise dramatik bir sosyal sorun olmayı sürdürüyor. Dünyanın diğer ülkeleri bir yana Türkiye’de de trajik olan, kadına yönelik insan hakları ihlallerinin sistematik olduğu gerçekliğidir. Biliyoruz ki kadının insan hakları ihlalleri arasında; kadını sosyal, ekonomik, siyasal, hukuki, fiziksel, duygusal, kültürel yönleriyle etkileyen olayların başında şiddet gelmektedir. Araştırma bulgularının geneli şiddetin aile içinden ve yakın sosyal çevreden kaynaklandığı yönündedir. Namus cinayetleri ya da intihara sürükleme bu belirlemeye bir örnektir. Adalet Bakanlığı ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu raporuna göre Türkiye’de 2002-2011 tarihleri arasında 4410 kadın katledilmiştir. Bu sayının bir kısmını namus adına işlenen cinayetler oluşturmaktadır.
1992 yılında Hacettepe Üniversitesi sosyal hizmet yüksek okulunda son sınıf öğrencisiyken Devlet Bakanı Türkan Akyol döneminde gündeme gelen kadın bakanlığı ilgili “Kadın ve Aile Dergisi”nde “kadın bakanlığı ama nasıl?” başlığı ile yazı yazarak okurla düşüncelerimi paylaşmıştım. Yıllar geçmesine rağmen çocuk, kadın ve aile ile ilgili icracı bir bakanlık kurulamamış, surunlar devlet bakanlığına bağlı kuruluşlar üzerinden çözümlenmeye çalışılmıştır. İcracı olan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı 3 Haziran 2011 tarihinde kanun hükmünde kararname ile “aile” ismiyle bakanlık kurulmuştur. Bireyi, çocuğu ve kadını aile sistemi içersinde birbirinden ayırmadan bütünlük içersinde ele alarak bakanlığa “aile” isminin verilmesinin uygun bir karar olmuştur. 
Günümüzde hızlı toplumsal değişim yaşanmaktadır. Her değişim, beraberinde kimlik ve kişilik çatışmasını getirir. Kendine yabancılaşmış birey, kimlik ve kişilik erozyonuna uğramış bunalımlı bir insandır. Toplumsal yozlaşma, kendine yabancı kitleler oluşturmakta, bir yandan refah düzeyi yüksek bir toplum içinde giderek artan problemli kişiler üretmektedir. Böylece toplumsal yapımızda kendi kendine gelişmekte olduğu “modern alt kültür kavramı” ciddi bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Modern alt kültür, toplumun genel ve çoğunluktaki kültürel değerlerinden farklı uçta çatışmalı öfkeli yabancılaşmış ve yozlaşmış bir kültürü ifade eder. Farklı değerlerden ziyade değerlerden yoksunluğu belirtir ve günümüzde giderek büyümektedir. Madde ve uyuşturucu bağımlılığı, şiddet, fuhuş anti- sosyal davranışlar, kural tanımazlık gibi özellikleriyle giderek yaygınlaşan bir modern alt kültür özellikleri oluşturur.