Bilindiği gibi 24 Kasım 2011 tarihinde TBMM’ne sunulan Avrupa Konseyinin “SEV 210” sayılı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin Türkçeye çevrilmiş metni kabul edilip onaylanmıştır. Bu metne dayalı olarakta hem Hükümet hem de Parlamento olarakta bir siyasi İRADE ortaya konmuştur. 11 Mayısı 2011 tarihinde İstanbul’da imzalanması nedeni İstanbul Sözleşmesi olarakta adlandırılan bu sözleşmeyi onaylayan 6251 sayılı kanun 29 Kasım 2011 tarihli Resmi Gazetede yayınlanmıştır. İç hukukun bir parçası olabilmesi için gerekli olan yürürlülük ile ilgili süreç ise halen devam etmektedir. continue reading…

Suudi Kralı kendi topraklarında 21. yüzyılda kadınlara yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkını tanıdı. Muhafazakâr bir toplumda kadınların siyasi farkındalığının önü açılmış gibi görünse de kadının araç sürmesi yasak olduğu gibi ülke dışında çalışmaya gitmesi, seyahat etmesi için bir erkek akrabasının kararı gerekmektedir. Arap muhafazakârlığının gelip durduğu demokratik sınır kapısından başka bir coğrafyaya, Türkiye’ye yüzümüzü dönelim. Ülkemizde kadın, toplumsal pratik içerisinde belirli bir sosyal yer işgal ededursun, içinde bulunduğumuz yılda, yalnızca bir bayan valimiz var. Hemen hemen hergün haber kanallarına şiddet sonucu ölen ya da yaralanan kadınların yaşam öyküleri yansıyor. Erkek egemen dünyanın kadın varlığı için biçilmiş farklı kabulleri ülkeden ülkeye değişse de sorun özünde aynı. Kadına karşı ayrımcılık ve şiddet bütün yeryüzünün yaşadığı bir olgu. Yani kadın erkek tarafından eziliyor!
2011′e gelindiğinde kadına yönelik ölümle sonuçlanan şiddet olaylarında büyük bir artış olduğunu görüyoruz. Basına yansıyan olaylarda ya kadınların öldürüldüğünü ya da şiddet sonucunda mağdur edildiğine tanık oluyoruz. Dünyanın gelişmemiş birçok bölgesinde kadına yönelik şiddet yaygın bir olguyken, sosyal politikanın çaresiz kaldığı, küçük yaşta evlilikler ve çocuk gelinler ise dramatik bir sosyal sorun olmayı sürdürüyor. Dünyanın diğer ülkeleri bir yana Türkiye’de de trajik olan, kadına yönelik insan hakları ihlallerinin sistematik olduğu gerçekliğidir. Biliyoruz ki kadının insan hakları ihlalleri arasında; kadını sosyal, ekonomik, siyasal, hukuki, fiziksel, duygusal, kültürel yönleriyle etkileyen olayların başında şiddet gelmektedir. Araştırma bulgularının geneli şiddetin aile içinden ve yakın sosyal çevreden kaynaklandığı yönündedir. Namus cinayetleri ya da intihara sürükleme bu belirlemeye bir örnektir. Adalet Bakanlığı ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu raporuna göre Türkiye’de 2002-2011 tarihleri arasında 4410 kadın katledilmiştir. Bu sayının bir kısmını namus adına işlenen cinayetler oluşturmaktadır.
1992 yılında Hacettepe Üniversitesi sosyal hizmet yüksek okulunda son sınıf öğrencisiyken Devlet Bakanı Türkan Akyol döneminde gündeme gelen kadın bakanlığı ilgili “Kadın ve Aile Dergisi”nde “kadın bakanlığı ama nasıl?” başlığı ile yazı yazarak okurla düşüncelerimi paylaşmıştım. Yıllar geçmesine rağmen çocuk, kadın ve aile ile ilgili icracı bir bakanlık kurulamamış, surunlar devlet bakanlığına bağlı kuruluşlar üzerinden çözümlenmeye çalışılmıştır. İcracı olan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı 3 Haziran 2011 tarihinde kanun hükmünde kararname ile “aile” ismiyle bakanlık kurulmuştur. Bireyi, çocuğu ve kadını aile sistemi içersinde birbirinden ayırmadan bütünlük içersinde ele alarak bakanlığa “aile” isminin verilmesinin uygun bir karar olmuştur. 
Günümüzde hızlı toplumsal değişim yaşanmaktadır. Her değişim, beraberinde kimlik ve kişilik çatışmasını getirir. Kendine yabancılaşmış birey, kimlik ve kişilik erozyonuna uğramış bunalımlı bir insandır. Toplumsal yozlaşma, kendine yabancı kitleler oluşturmakta, bir yandan refah düzeyi yüksek bir toplum içinde giderek artan problemli kişiler üretmektedir. Böylece toplumsal yapımızda kendi kendine gelişmekte olduğu “modern alt kültür kavramı” ciddi bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Modern alt kültür, toplumun genel ve çoğunluktaki kültürel değerlerinden farklı uçta çatışmalı öfkeli yabancılaşmış ve yozlaşmış bir kültürü ifade eder. Farklı değerlerden ziyade değerlerden yoksunluğu belirtir ve günümüzde giderek büyümektedir. Madde ve uyuşturucu bağımlılığı, şiddet, fuhuş anti- sosyal davranışlar, kural tanımazlık gibi özellikleriyle giderek yaygınlaşan bir modern alt kültür özellikleri oluşturur.
Bakanlar Kurulu’nun 3 Haziran 2011 tarihinde aldığı kararla kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 8 Haziran 2011 tarihli Mükerrer Resmi Gazete’de yayımlandı. KHK’de Taşra Teşkilatı ve Çalışma Grupları başlıklı Dördüncü Bölüm’de Bakanlığın “taşra teşkilatı kurmaya yetkili olduğu” hükmü bulunmaktadır. Ancak kurulacak İl Teşkilatıyla ilgili hiçbir açıklama yapılmamıştır. Mevcut haliyle İl Sosyal Hizmetler Müdürlükleri bulundukları illerde koruyucu, önleyici hizmetleri uygulayamadıkları için sosyal sorunlara zamanında müdahale edilememektedir. Yeni kurulan Bakanlığın İllerde daha güçlü bir örgütsel yapıyla teşkilatlanması gerekmektedir. Sosyal Hizmetler Müdürlükleri neleri başaramadı ve yeni yapılanmada bu eksikliklerin giderilmesi için nasıl bir örgütsel yapı kurulmalıdır? Bence geleceğe dönük yapıcı öneriler sunulması gerekmektedir. Sosyal Hizmet Müdahalesi’nin en temel ilkelerinden olan “kendi kaderini tayin” ilkesi doğrultusunda SHÇEK’te çalışanlar da kendi geleceğinin planlanmasında etkili roller almalıdır. Bu nedenle 6 yıldır aktif olarak vekaleten yürüttüğüm İl Müdür Yardımcılığı görevimde nerelerde tıkanmalar yaşadığımızı bizzat uygulayarak deneyimleme fırsatım oldu. Gördüğüm bu eksikliklerin düzeltilmesi ve daha etkin sosyal hizmet sunumu için neler yapılması gerektiği ile ilgili önerilerimi aşağıda sunuyorum.
Günümüzde kadına yönelik şiddetin hızla artmakta olduğunu, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün ‘Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’ndan Türkiye’de kadınların yüzde 41.9’u fiziksel ve cinsel şiddete uğradığı, yüzde 49.9’la en fazla şiddete maruz kalan kadınlar ‘düşük gelir’ grubundan oluştuğu, şiddet ‘yüksek gelir düzeyi’nde de azımsanmayacak oranda Yüzde 28.7 olarak belirlenmiştir. Kadın cinayetlerinin resmi verileri yani yedi yıldaki yüzde 1400’lük artış oranıyla 2002’de 66 olan kadın cinayeti sayısı, 2009’un ilk yedi ayında 953 olduğu tespit edilmiştir. O halde kadına yönelik şiddet sosyal sorun olarak değerlendirmek yerine insan hakları sorunu olarak ele almalıyız. Ülkemizde egemen evlilik kültürüne tüm bölgeleri ile sosyo-ekonomik, eğitim düzeylerine göre farklılık göstermekle birlikte evliliğe geniş aile ve toplumun belirleyici olduğunu görmekteyiz. Elbette böyle bir yaklaşımın ailenin iletişim yapısına göre olumlu özellikleri olabileceği gibi çiftlerin evlilikleriyle birlikte iletişim, uyum sorunları ve çatışmaya neden olabilecek olumsuz risklerde beraberinde getirmektedir.
Töre cinayetleri, içinde yaşadığımız toplumda belirli bir toplum kesiminin asırlarca süren, kadına yönelik şiddeti içeren patolojik geleneğidir. Cinayete götüren, kadına yönelik şiddeti içeren ve bir insanın hayatına son veren anlayış hastalıklıdır. Töre cinayetlerine duygusal düzeyde yaklaşmak, üzülmek veya öfkelenmek yetersiz olduğu gibi bir çok kadın, çocuk ve ailesi için kanayan yaralara yol açmaya devam etmektedir. Öncelikle işlenen cinayetlerin sosyal, kültürel nedenlerini tespit etmek ve arkasında yatan düşünceyi sorgulamaktan başlamalıyız. Böylece töre cinayetlerinin önlenmesi için toplumsal duyarlılık geliştirmemiz gerektiği gibi çocuk, aile ve toplumsal sorunlarla çalışan meslek elemanlarını organize ederek, koruyucu ve önleyici aile ruh sağlığı hizmetleri toplumumuzun her kesimine her bölgesine yaygınlaştırmalıyız.