Çocuk ihmali ve istismarına yaklaşım konusunda ilk tepki her toplumda inkâr şeklinde olmuştur. “Bizim toplumumuzda yok bu…  Başkaları yapıyorlar bunu…” şeklinde. Elli yıl önce Amerika’da da aynı şekilde bakılıyordu bu işe. Hatta 1874’de ilk çocuk istismarı vakasına yasal olarak yaklaşım Hayvanları Koruma Yasası’ndan yola çıkarak yapılabilmişti. Çünkü Çocukları Koruma Yasası diye bir şey yoktu. Çocuk ailenin malıydı, istediğini yapabilirdi. Ama Hayvanları Sevenler Derneği hayvanları koruma yasasını çocukları koruma yasasından önce geçirmişlerdi. Ve o yasadan yararlanarak çocuk ev hayvanı –‘pet’ diyorlar İngilizcede- olarak gösterilip, Ellian adındaki bir kızcağız ilk kez o yasadan yararlanılarak korunabilmiştir. Dolayısıyla bizim toplumumuzdaki bu inkâr mekanizması sadece bize özgü bir şey değil. “Biz de yok, Trabzon’da yok ya da benim mahallemde yok, ya da benim ailemde yok” diyen herkesin biraz daha açık düşünerek, “ya ben nereden biliyorum olmadığını?” sorusunu kendisine sorması gerekmektedir. Eninde sonunda herkes bu gerçeği görecektir, görmesi de gerekir.

Kurumları, tek tek bireyleri yaptıkları işlerle değerlendirip; “sen yanlış yapıyorsun, senin kurumun yanlış yapıyor” şeklinde yaklaştığımız takdirde bu meselede hiçbir yere varmamız mümkün değildir. Sistemin bir bütün olarak bozuk olduğu, eksik olduğu ve sistemde iyileştirme sağlamadan tek tek kurumları da başarıya ulaştıramayacağımızı, tek tek bireyleri de –Sosyal Hizmet Uzmanı, Rehber Öğretmen- başarıya ulaştıramayacağımızı görmemiz gerekmektedir. Sisteme yüklenerek sistemi değiştirmek, iyi ve sağlıklı bir sistem kurarak hem tek tek bireylerin işini kolaylaştırmamız, hem de çocukları ve aileleri korumamız gerekir.

Türkiye’de çocuk ihmali ve istismarı evreninin boyutları bilinmemektedir. Çünkü henüz olması gerektiği şekilde tanı koyamamaktayız. Amerika her yıl düzenli olarak kanıtlanmış ihmal ve istismar olgularının rakamlarını yayınlamaktadır. Ülkemizde ise bu rakamlar yoktur. Sosyal Hizmetler’in rakamları var. Ancak sadece kendisine ulaşan vakaları bilmektedir. Emniyet’e ulaşan vakalar var. Cumhuriyet Savcılıkları’nda dava dosyaları var. Ama bunların hepsinin Ülkemizdeki çocuk istismarı ve ihmali evreninin buz dağının küçücük su üstündeki kısmını temsil ettiğini hepimiz biliyoruz. Rehber öğretmenlerimiz bunları çok iyi biliyorlar. Çünkü onlara cinsel istismarı anlatan çocuklar müracaat ediyor. Çoğu bu konuda hiçbir şey yapamıyor. Biz doktorlarda bunu görüyoruz aslında… Ama çok fazla müdahale edilemiyor. Tabi bu anlattıklarım 10-15 yıl önceki Ülkemizin durumuydu. Bu çok değişti, çok büyük bir duyarlılık oluştu. Ama hala sistemimiz mükemmel olmadığı için yüzde yüz kaliteli hizmete ve farkındalığa ulaşmış olduğumuzu söylemek çok mümkün değildir.

SHÇEK’te 12-13 Bin Sosyal Hizmet Uzmanı İhtiyacı Bulunmaktadır

Çocuk ihmali ve istismarı evrenindeki olguların bir kısmı suç kapsamında işlendiği için, elbette ki suç evreni ile örtüşecektir. Ama çocuk ihmali ve istismarı olgularının Amerika koşullarında bile % 90’ı aslında sosyal sorunların toprağında büyüyerek gelişir. Dolayısıyla aslında suç değildir onlar. Örneğin Amerika’da bildirimde bulunulup kanıtlanmış olan olguların % 60-65’i ihmal olgularıdır. Aynen bizde olduğu gibi oradaki ihmal olguları da yoksullukla, düşük eğitim düzeyiyle, parçalanmış aileyle ilintilidir. Tıbbi, beslenme ve eğitim ihmaliyle de ilintilidir.  Bunlarda suç unsuru yoktur. Sosyal bir yaradan kaynaklandığı için, bu olgulara rehabilitasyon gerekmektedir. Onun için Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu’nun ordusunun planlanan hizmetleri yürütebilmesi için 12-13 bin civarında meslek elemanına ihtiyaç vardır. Bu nedenle SHÇEK ordusunun bir an önce büyütülmesi, geliştirilmesi gerekli ki, bizim Devletimiz de; “yasalarımızda Sosyal Hizmetler’e bildirim zorunludur” diyebilmelidir. Bildirmeyen şahıs için de “sen bildirmedin, komşu bildirdiği takdirde senin hakkında bir yıldan başlayan ceza davası açacağım” diyebilmelidir. Ama bugün bunu diyemiyoruz. Çünkü SHÇEK’te 3 bin meslek elemanı var. Dolayısıyla 3 bin sosyal hizmet uzmanı, psikolog, çocuk gelişimcinin hepsi de olgu soruşturması yapan insanlar değiller. O insanların üstüne 72 milyon nüfusun çocuk istismarı olgularını nasıl yıkabiliriz? Yıkamayız elbette. Koca bir polis ordumuz olduğu için, polisin üzerine yıkıyoruz o sorumluluğu. Savcımızın, hâkimimizin üstüne yıkıyoruz. Ve istediğimiz amaca ulaşamıyoruz. 

Suç evreni ile çocuk ihmali istismarı arasındaki kesişim bölgesi küçük bir alandır. Çünkü bu olguların % 5 ile % 10 civarı yasal cezai girişim gerektiren olgulardır. Ama 3 bin meslek elemanı olduğu için Sosyal Hizmetler de ne kadar küçük bir evren. Elbette Sosyal Hizmetler de çocuk istismarı evreninin içine girmesi gerektiği kadar giremeyecektir. Tıp mensupları olarak biz onları dahil edemeyeceğiz. Biz 13 yıl önce İzmir Behçet Uz’da ilk ekibimizi kurduğumuzda, kuşkulu ve kesin çocuk istismarı düşündüğümüz olguların hepsini SHÇEK’e bildirdiğimizde, çok iyi niyetli Sosyal Çalışmacı arkadaşım bana şunları söyledi: “Doktor hanım! Sadece kanıtlanmış olguları bildirin bize. Böyle kuşkulu olguları bildirmeyin. Biz nasıl bunlarla başa çıkalım?” Ben de: “Öldükten sonra mı bildireyim bu olguları size” dedim. Demek zorundaydım, ama o da haklıydı. 3 milyon nüfusun yaşadığı İzmir’de koca SHÇEK’in içinde çocuk istismarı olgularına cevap verebilecek olan 2 tane insan vardı. Dolayısıyla o Sosyal Hizmet Uzmanı mı suçlu, sistem mi suçlu? Elbette ki sistem suçlu.

Meslekler arası iletişime gelince, tıp çalışanları olarak doktorlar bu çocukları sağlık ocağında ya da hastanede görmektedir. Polis, jandarma, savcılık kendilerine suç duyurusu ile bildirilen olguları görmektedirler. Onların daha çok tanıdığı merci Adli Tıp Kurumu’dur. Dün sevinerek öğrendim ki aslında hekimler de iyi bir rapor tuttukları, bütün gereken bilgileri raporlarına yansıtabildikleri takdirde savcımız ve hakimimiz Adli Tıp Kurumu’na o kadar da ihtiyaç içinde değillermiş. Bu çok sevindiricidir. Demek ki biz doktorlar -birinci basamak hekimleri olsun, acil hekimleri olsun, pediatristler vs.- onları çok iyi eğittiğimiz takdirde yasal kurumlarımızın Adli Tıp Kurumu’na göbekten bağımlılıklarını da yavaş yavaş gevşetip, daha hızlı bir şekilde –özellikle fiziksel istismar olgularında- olguların yönetilmesini sağlayabileceğiz. Sosyal Hizmetler’le diğer iki kilit kurumun iletişimi yine oldukça sınırlıdır. Geçmişe göre çok gelişmesine rağmen yetersiz olduğunu görmekteyiz.

ABD ve İngiltere, -üç beş ülke daha var- çocuk istismarına yanıt sistemlerini çok iyi oturtmuş olan gelişmiş ülkelerdir.  Malum ekonomik güçleri olduğu için çok rahat bir şekilde bu sorunu halledebilmişlerdir. Suç evreni ile çocuk istismarı evreninin kesişim alanında bize göre dikkate değer bir fark bulunmamaktadır. Çünkü ceza yasaları açısından bizim yasalarımız da gayet iyi yasalar aslında. Ama bakın fark şurada; ABD ve İngiltere’de SHÇEK ordusu çok büyüktür. Benim çalıştığım eyalet 3 milyon nüfusa sahiptir ve 4.000-4.500 Sosyal Hizmet Uzmanı vardır. Biz de 72 milyon nüfusa 3.000 tane –hepsi de sosyal hizmet uzmanı değil, psikolog, çocuk gelişimci de dahil- sosyal hizmet uzmanı var. Dolayısıyla ordunuz böyle büyük olunca göğsünüzü gere gere yasanıza; “çocuk istismarı ihmali olgularını Sosyal Hizmetler’e bildirmekle yükümlüsün” dersiniz. Doktorunuz da bunu böyle yapar. Raporu alan SHÇEK çalışanı da bakar. “Aaaa! Bu sarsılmış bebek sendromu! İşin içinde suç var. Aaaa! Bu cinsel istismar kuşkusu. İşin içinde suç var” der. Telefonu açar, polisi davet eder. Doktorun polisle uğraşması diye bir sorun kalmaz ortada. SHÇEK çalışanı cezai bir şey gerekiyor mu, gerekmiyor mu ön kararını vererek polisi, jandarmayı işin içine çeker, onlar savcıyı işin içine çeker. Savcı da yine verir kararını: “A evet, doğru. Bunda cezai bir şeyler var. Ben buna dava açabilirim” deyip dava sürecini başlatır. Ya da SHÇEK kendisini koruma altına alabilmek için son derece gönlü bol bir şekilde polisi, savcıyı işin içine çekmek ister. Olguların pek çoğunda da savcı der ki; “yani evet, kuşkulanmakta haklısın. Ama bunda suç unsuru yok. Ben buna dava açamam. Ama siz rehabilitasyon ve koruma açısından soruşturma işinize devam edin. Koruma kararı almak istiyorsanız bana geri gelin” şeklinde bir değerlendirme ile işte şu koca SHÇEK ağını işin içinde tutar. İş böyle olunca ve profesyonel eğitim de çok iyi bir şekilde yerleştirilmiş olunca tıp mensuplarıyla, polis, jandarma ve SHÇEK de sımsıkı bir şekilde birlikte çalışırlar. Nasıl çalışırlar? İşte biraz sonra anlatacağım ÇİM (Çocuk İzlem Merkezi) modeli içinde aynı çatının altında bütün bu meslek gruplarının temsilcileri bizzat barındırılarak mecburen konuşurlar, mecburen birlikte çalışırlar. İkincisi ağır fiziksel istismar olgularında, ağır kasıtlı ihmal olgularında, hastanede yatmakta olan olgularda da o hastanelerin çocuk koruma ekipleri hasta yatar yatmaz ağır sarsılmış bebek sendromu, dövülmüş çocuk sendromu olduğunu gördükleri anda ekibin sosyal hizmet uzmanı Cumhuriyet Savcısı’nı arar, polisi arar, SHÇEK’i arar: “Bize bu şekilde bir olgu yattı. Size bildirimini yaptı Sosyal Hizmet Uzmanımız. Bir iki gün içinde olgunun bütün değerlendirmeleri tamamlanacak, bütün tetkikleri bitecek. İki gün sonra sizi yoğun bakım ünitemizde bir toplantıya bekliyoruz” der. Eğer savcılık, SHÇEK, polis, jandarma bu hizmetin kendilerine hizmet ettiğini, yapmaları gereken işi kolaylaştırdığını bilir, öğrenir, ikna olursa elbette savcı bey hiç çekince duymadan hastanenin yoğun bakım ünitesine gider. Doktor hanım buraya sarsılmış bir bebek sendromu yatmış. Bize bildirimde bulundunuz. Anlatın bana neden oldu bu sarsılmış bebek sendromu?” der. Beraberinde polis de, SHÇEK çalışanı da otururlar. Doktor ekibi de oturur. Hepsi birlikte otururlar. Savcıya, polise, SHÇEK çalışanına “bu olgu neden sarsılmış bebek sendromudur?” anlatırlar. İşte bu Türkiye koşullarında da gerçekleştirilmiştir. Çok zor değil aslında. Bu Amerika modeli değil arkadaşlar! Ben size Amerika modelini satmaya çalışmıyorum. Bu insancıl modeldir. İlk Amerika’da çıkarılmış, Amerika’da tonlarca yapılmış şey var. Hiç birini getirip sizinle tartışmıyorum on yıldır. Çünkü benim kültürüme onların uymadığını daha orada gördüğüm anda biliyorum. Bu Amerika’nın sorunu Amerika’ya uygun model diyorum. Türkiye’de bunun tartışmasını bile yapmıyorum. Ama bu modeli on yıldır tartışıyorum Türkiye’de. Çünkü bu modelin evrensel model olduğunu görüyorum. Ve artık bu Amerika modeli değil zaten Kuzey Avrupa tamamen bu modeli adapte etti. Portekiz’de aynı eğitim çalışmalarını yapıyorum. Portekiz de adapte etti, kurma ve yaygınlaştırma çabası içinde. Yunanistan’da aynı çalışmalara başlayacağım. Orada model kabul edilmiş vaziyette. Eylül ayında Avrupa Çocuk İstismarı Kongresi’nde bu modeli kabul etmiş olan ülkelerin hepsi birer sunum yapacaklar ve gurur duyarak söylüyorum ki Sağlık Bakanlığı’nın kurduğu ve yaygınlaştırmayı planladığı modelle birlikte Türkiye de bu sunumun parçası olacak. Böyle bir sistemi oturtmadığınız takdirde çocuğun 7-8-9-10 defa ifadesinin alınmasının önüne geçemezsiniz. Her şeyden önce ilk gittiği hastanede ifadesini en az 3-4 kez vermek zorunda. Polise gidecek verecek. Savcıya gidecek verecek. Adli Tıp Kurumu’na gidecek verecek. Mahkemeye gidecek verecek. 5-6 tane kurum var. Bunu engellemek için sistemdeki zaafları ve güçlü yönleri çok iyi saptamamız gerekmektedir. “Hastane hekimlerinin görüşü sorulmuyor” şeklinde bir zaaf gözlemledim ben yıllar içinde. Fakat dün savcılar ve hâkimlerle yaptığımız toplantıda öğrendim ki, aslında hastane hekimleri adam gibi rapor yazdıkları takdirde pek âlâ onların raporları kanıt olarak mahkemelere sunulup, Adli Tıp Kurumu’nun rahatsız edilmeme olasılığı söz konusuymuş. Demek biz doktorlara büyük bir rol düşüyor burada.

Üzerinde durmamız gereken bir diğer konu profesyonel eğitimdir. Her ne kadar yasalarımıza profesyonel eğitim konulmuş ise de şu gerçeği kabul etmemiz gerekir ki, Türkiye’de sürekli eğitim tam istediğimiz düzeyde gerçekleşemiyor. Buna daha çok insan kaynakları ve maddi yatırım yapmamız gerekecektir.  Elbette ki kurumlar arası ve meslekler arası iletişim de optimale ulaşmış vaziyette değil. İşte ÇİM modeliyle bu iletişimi optimal düzeye çıkarma çabasındayız. Üniversitelerdeki Çocuk Koruma Merkezleri ile gerçekleşeceğini umuyorum. Adli Tıp Kurumu eninde sonunda işin içine çekiliyor. Tabi Adli Tıp Kurumunun görüşü geç alınmış oluyor. Çünkü Adli Tıp Kurumu nihai olarak temas edilen bir kurum. Sınırlayıcı bir faktör de 72 milyon nüfusa 400 tane adli tıp hekimimiz var zaten. Dolayısıyla ülkedeki tüm cinsel istismar olgularını tanıyabilsek, yorgan altından çıkartabilsek, zaten bunlarla baş edebilecek olan Adli Tıp Kurumu hekim kaynağımız yok bizim. Ama güçlü yönlerimiz de var. Bir kere son 10-15 yıldır eğitilmiş eğitici ordusu oluşturduk ve bu ordu git gide genişliyor. Belki bir kişi ile başladık. Figen ŞAHİN çocuk ihmali ve istismarı konusunda ülkemiz adına Amerika’da eğitim gören ilk akademisyendi. Ve kendisi Çocuk İstismarını Önleme Derneği’nin de başkanı olarak son 6 yıldır çok büyük bir çaba ile çok geniş kitlelere eğitim yaydı.

Hastane temelli çok meslekli çocuk koruma ekipleri ve çocuk koruma merkezlerinin sayısı hızla artmaktadır. Bu merkezlerin profesyonel eğitim verme ve farkındalık arttırma tabanda toplumsal eğitim verme anlamında da çok büyük katkıları oldu, oluyor. Ben 2002 yılında Türkiye’de ilk eğitim çalışmalarına başladığımda 4 tane ekip vardı. Bir tanesi Figen Şahin’in ekibiydi. Bugün otuza yakın üniversitelerde ve eğitim hastanelerinde kurulmuş olan çok meslekli ekibimiz var. Bu ekiplerin hepsi de eğitim vermeyi başaran ekipler. Yasalarda da ümit verici değişiklikler oluyor. Özellikle Birleşmiş Milletler ’in Çocuk Hakları Sözleşmesi, dışarıdan çok büyük bir destek faktörü oldu bizim çabalarımıza. Ve nihayetinde son iki yıldır akademisyenler ve politikacılar ve hükümet arasında da çok sıkı bir ilişki kurularak, çocuk ihmali ve istismarı alanında birlikte bir çalışma geleneği oluştu. Diğer alanlarda zaten vardı. Özellikle Sağlık Bakanlığı’yla üniversitelerimiz arasında. Ama çocuk istismarı konusunda hükümet ve politika yapıcılarla akademisyenlerin birlikte çalışması geleneği bir türlü tam oturtulamamıştı. Hüseyin Üzmez olayının kamu vicdanında oluşturduğu o büyük yara iki tane milletvekilini de yaralamış anlaşılan ve bu iki kişi akademisyenlere ulaşmaya çalışarak; “bu konuda ne yapmalıyız? Cinsel istismar olgularını nasıl engelleyebiliriz? Ama bu çocukları travmatize etmeden nasıl yönetebilir?” konusunda çalışma geleneği derinleşiyor. 

Sistem yokluğu bu alanda çalışanların olgulara yeterli müdahalede bulunmasını engellemektedir. İşte Ankara’da Sağlık Bakanlığı’nın kurmaya çalıştığı sistem, bu sistem yokluğunu ortadan kaldırmak ve insancıl bir sistemi oturtmaktır. Çocuk Koruma Merkezleriyle üniversitelerimizin yapmaya çalıştığı bu sistem yokluğunun yerine insancıl bir sistemi oturtma çabasıdır. Bu sistem sayesinde Kurumlar arası işbirliği başlayacaktır. Rehber öğretmenin müdüre bildirdiği rapor, müdür tarafından sümen altı edilemeyecek. Çünkü rehber öğretmenin ulaşabileceği güvenilir bir kurum olacak. Bu sayede meslekler arası, kurumlar arası yüz yüze iletişim artacak. İşte ÇİM (Çocuk İzlem Merkezi) modeli bunu gerçekleştirecek. İnsanlar yüz yüze aynı mesai ve mekanda birlikte çalışacaklar ve yüz yüze iletişim kuracaklar. Bu geri bildirimin de başarısını arttıracak.

Örneğin Ankara ÇİM önce çok merkezi bir yerde Dışkapı Hastanesi’nde kuruldu. Çok kolaydı geliş-gidiş açısından. Yer yetmedi sonra Batıkent civarında Ankara’nın dışında çok geniş mekanda bir merkez kuruldu. Ama bu sefer Cumhuriyet Savcılığı ulaşım noktasında sorunlar yaşamaya başladı. Sonra Cumhuriyet Savcılarıyla ÇİM personeli bir araya gelerek soruna çözüm bulmaya çalıştılar. 129 savcından birini ÇİM’in içinde nöbetçi koyma yolunu seçerek sorunu çözdüler. Sorun Kurumlar arası iletişi ve sağlıklı geri bildirim yöntemiyle çözüldü. Şimdi artık sabah dokuz akşam beş orada bir Cumhuriyet Savcısı görev yapmaktadır. Bu savcı başka hiçbir şeyle uğraşmamakta, Ankara ÇİM’e günde 5-6 tane gelen olguları yönetmekle sorumludur. Ertesi gün de başka bir savcı gelmektedir. Birlikte çalışmak sürekli çapraz disiplin eğitimlerini de birlikte getirmektedir. Ben doktorum, savcı beyin bildiğini bilmem. Bir cinsel istismar olgusu yönetilirken savcı bey neye ihtiyaç duyacak ben bunu bilemem. Ama aynı mekanda savcı beyle dirsek temasında çalışırsam, savcı bey görüşme odasının arkasında oturup adli görüşmeyi izledikten sonra adli görüşmeci dışarı çıktığında ondan sormayı unuttuğu soruları sormasını da isterse biz de hangi tür bilgilere ihtiyaç olduğunu öğrenmiş oluruz. O adli görüşmeci de öğrenir bunu. Bir iki sorgulamayı eksik yapar ama sonra savcının istediği bütün soruları soracak hale gelir. Keza polis memuru da yoğun bakım da yuvarlak masa ya da konsey toplantısında otura otura sarsılmış bebek sendromunun en olduğunu diğer polis memurlarından çok daha iyi bir şekilde eninde sonunda öğrenir. İşte profesyonel eğitimin gelişmesi için de böylesi bir işbirliği son derece önemlidir. Bütün bunları başardığımız takdirde de hepimizin amacı olan çocuğa ve aileye hizmet amacını da gerçekleştirmiş oluruz. Oysa bugünkü sistemimizde özellikle cinsel istismar vakalarında çocuk ve aile kapı kapı dolaşarak helak oluyorlar. İşte sistem oluşturulması acil bir gereksinimdir.

Dünya literatürüne bakıldığında cinsel örselenme her dört kadından birisini etkilemektedir. Erkeklere bakıldığında yedi sekiz erkekten bir tanesinin etkilendiği görülmektedir. Ama erkeklerde homoseksüellik korkusu, kendini koruyamama kompleksi gibi etkiler bu durumu ifade etmeyi güçleştiriyor. Denilebilir ki; “bunlar Batı rakamları, bizde yok böyle bir şey.” Ülkemizde literatür çok sınırlı ama yapılan çalışmalara göre % 12’den % 39’a kadar ulaşıyor cinsel istismar vakaları. Güneydoğudan rakamlar yok ama oranın feodal yapısı gereği rakamların daha yüksek olacağını düşünüyorum. Uzun erimli negatif sonuçlarla tüm yaşamı etkiler bu istismar durumları. En azından Sağlık Bakanlığı olarak bu konuya el atılması zorunluluğu vardı zaten. Yıllardır vardı. Çünkü biz elli binden bire kadar nadir görülen olguları bile yakalamaya çalışıyoruz. Yeni doğan metabolik taramaları yapıyoruz. Yine çocuk istismarına göre çok daha nadir görülen vakalar var. Bakın biz burada toplumun % 10’unu ilgilendiren bir patolojiden bahsediyoruz. % 10’u etkileyen bir hastalık için hiçbir şey yapmamak suçtur aslında. Bu suçu bu ülke işleyegeldi. Ama artık işlememeli, buna bir çözüm üretmelidir.

ÇİM Sistemi Nasıl İşlemektedir?

Aile hekimi, okul, aile birisi cinsel istismardan kuşkulanıyor yada tanımlıyor, hastaneye gönderiliyor. Ve yasalarımız çerçevesinde kolluk kuvvetlerine bildirim zorunludur. SHÇEK’e de bildirilmesi uygundur, gereklidir. Son beş yıldır bu tür olguların yasal bildirilme zorunluluğu gereği hemen herkes olayı polise bildiriyor. Polis kendi yasal süreci gereği Cumhuriyet Savcısı ile temasa geçmektedir. Cumhuriyet Savcısı da birinci yada ikinci basamak sağlık kurumlarından gelen raporla –o kadar da yeterli raporlar değildir- Adli Tıp Kurumu’nu işin içine çekmektedir. Tabi bütün bu iletişim olurken aradan üç gün beş gün geçiyor, iki hafta geçiyor. Bundan 13 yıl önce, altı ay sonra Adli Tıp Kurumuna yazıyla gönderilip de cinsel istismar var mı sorusunun sorulduğunu biliyorum. Artık öyle değil. Ama iki hafta bile çok geç. Çünkü cinsel istismarda fiziksel bulgu var ise bile ancak olguların % 4-5 civarındaki kısmında tanı koydurucu fiziksel bulgu vardır. % 95 ve daha fazlasında, tanı koydurucu fiziksel bulgu yoktur zaten. O % 5’lik kısmında ise eğer akut cinsel saldırıdan hemen sonra birkaç gün içinde en geç bir hafta içinde çocuğun muayenesi yapılmamış ise büyük çoğunluğunda bulgular kaybolup gider. İlk üç gün içinde bulgu varsa bile iki hafta sonra muayene edilen çocukta bulgu kalmamış olabilir. İşte o noktada o % 5’lik grup için ve de hiçbir fiziksel bulgusu olmayan % 95’lik grup için tanı koydurucu faktör nedir? Çocuğun vereceği ifadedir. İşte o ifadeyi en iyi koşullarda almak aldırmak bizim sorumluluğumuzdur. Şu anda bunu henüz başaramıyoruz. Hala Cumhuriyet Savcılarının bürolarında mecburen alınıyor bu ifadeler. Savcıların odasında optimal koşulların sağlanması elbette mümkün değil. Dolayısıyla kanıtlar olması gerektiği şekilde toplanamayınca, fizik bulgu vardıysa onu kaybettik. Çünkü muayenelerin geç yapılmasından dolayı. Adli görüşmenin optimal koşullarını da sağlayamıyoruz. Dolayısıyla çocuğun bize gerçeği olanca çıplaklığıyla anlatması için olanak sağlayamıyoruz. Bu sefer de suçu ispatlamak için kanıt kalmıyor elde. Mahkemeye gidilemiyor. Olması gerektiği kadar mahkemelere ulaşamıyor bu olgular. Dolayısıyla istatistiklerde verilen dosya sayıları buz dağının tepe başını temsil etmektedir.

Oysa yöntem nasıl olmalı? Kim olursa olsun herkesin cinsel istismarın farkına vardığında kolluk kuvvetleriyle Sosyal Hizmetlere bildirimle yükümlü olması gerekir. Ve de protokollerimiz öyle bir geliştirilmeli ki, kolluk kuvvetleri olsun SHÇEK olsun olayı kim öğrenirse bir diğeriyle çalışma zorunluluğunu getirmesi gerekli. Bütün bu profesyonellerin de Çocuk İzlem Merkezi modeli çerçevesinde birbirleriyle buluşmaları ve bu çocuklara verilecek olan en iyi tanısal değerlendirme olanaklarının sağlanması gerekmektedir.

ÇİM esas itibariyle tanısal bir merkezdir. Tanıya ve adli soruşturmaya yardımcı olması gereken bir merkezdir. Ama bu çocukların ve örseleme yapmayan aile bireylerinin tıbbi ve ruh sağlığı hizmetlerine ihtiyaçları olacaktır. Bu hizmetler de ya merkezin kurulu olduğu hastanede ya da çocuk psikiyatristinin bulunduğu hastanede verilecektir.

ÇİM modelinde Cumhuriyet Savcısı, Polis, Sosyal Hizmet Uzmanı bu sistemin içinde yer almaktadır. Çocuk ÇİM’e geldiğinde, ailenin psiko-sosyal değerlendirmesi yapıldığında, Sosyal Hizmet Uzmanı bu ailenin zaaflarını, güçlü yönlerini, ne yapılması gerektiğini anında öğrenmiş olacaktır. Savcı bey de gözleme odasından adli görüşmenin yapılmasını izler ve hatta kontrol eder, gereken soruların sorulmasını sağlar. Sonunda adli görüşmeciyle Savcı Bey birlikte raporu dikte ederler, savcı ve diğer personel imzalarını atar. Böylece Savcı Bey’in elinde ayrıntılı ve gereceğe en yakın olan ifade tutanağı bulunmuş olur. Çünkü adli görüşmeciler ileri derecede eğitilmiş donanımlı personel olacaktır. Bu işin özgün tekniklerini öğrenmiş olan personel olacaktır. Adli görüşme bittikten sonra çocuğun hem adli muayenesi, hem de gerçek muayenesi yapılarak, tıbbi rapor da Savcı Bey’e teslim edilecektir. Savcı Bey de UYAP Sitemi ile entegre edilmiş bir bilgisayar yardımıyla yazdırdığı ifade tutanağını, muayene raporlarını kendi sistemine işleyerek ceza ve koruma davası açabilecektir.

Üniversitelerin Çocuk Koruma Merkezleriyle karışmaması için Sağlık Bakanlığı tarafından kurulan merkezlerin ismi Çocuk İzlem Merkezi olarak tercih edildi. Aynı zamanda Çocuk İzlem Merkezi, adına bakarak orada ne yapıldığını insanlara ifşa etmeyen bir isim olduğu için uygun bulundu. Amerika’da benim sorumlu olduğum merkezin adı da Çocuk Değerlendirme Merkezi’dir. Dolayısıyla oraya istismara uğrayan çocukların geldiğini çocukların aileleri dışında kimse en azından adına bakarak bilemez. Bu merkezlerin Çocuk Hastanesi olan illerde Çocuk Hastanesi’nde, olmayan illerde ise Devlet Hastanelerinde kurulması planlanmaktadır. Bu merkezler Sağlık Bakanlığı şemsiyesi altında yapılandırılacaktır. Sağlık Bakanlığı bu merkezlerin bünyesine İl Sağlık Müdürlüğü kanalıyla merkezde tam zamanlı çalışacak, hizmet üretecek bütün personeli sağlayacaktır. Ankara’daki ÇİM’de bu sağlandı ve 2012 yılına kadar on pilot ilde on bir merkez daha kurulması planlanmaktadır. Bu merkezlere de gereken bütün personeli Sağlık Bakanlığı sağlayacaktır. Ama bu merkezlerde aynı zamanda SHÇEK, Cumhuriyet Savcılığı, Emniyet, Jandarma Çocuk Şubelerinden kolluk temsilcisi bulunacak ve Milli Eğitim Müdürlüğü özellikle olgu refere etme ve önleme çalışmalarına katkıda bulunma anlamında çok önemli bir paydaş olacaktır. Milli Eğitim Müdürlüğü derken Rehberlik Araştırma Merkezi kastedilmektedir. İldeki diğer kuruluşlar, sivil toplum kuruluşları da bu örgütlenmenin paydaşı olacaktır.

Üniversitelerin Çocuk Koruma Merkezleri özerk yapıları nedeniyle Devlet kurumlarını bir araya getirmede sorun yaşadığı için ÇİM modelinin oluşturulması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu modelle kurumların iş yükünün azaltılması ve çocuk istismarı konusunda hantal çalışan yapının etkinliğinin arttırılması hedeflenmektedir.

Prof. Dr. Resmiye ORAL / USA IOWA Üniversitesi Çocuk Koruma Merkezi Müdürü / “Çocuk İhmali ve İstismarının Önlenmesi Paneli” konuşması SHU Zeki KARATAŞ tarafından çözümlenerek yazıya aktarılmıştır. 02.06.2011 / Trabzon