<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Psikiyatrik Sosyal Hizmetler</title>
	<atom:link href="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://psikiyatriksosyalhizmet.com</link>
	<description>Akademik Bilgi Paylaşımı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 16 May 2012 19:31:15 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>İslâm Hukukunda Aile Hakemliği</title>
		<link>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/islam-hukukunda-aile-hakemligi</link>
		<comments>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/islam-hukukunda-aile-hakemligi#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 May 2012 19:31:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeki KARATAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aile Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://psikiyatriksosyalhizmet.com/?p=947</guid>
		<description><![CDATA[Ülkemizde son yıllarda ürkütücü düzeyde artan boşanma vakaları ve bu sayının on yılda yaklaşık bir milyona ulaşması, hadisenin sosyal bir yara ve problem haline geldiğinin işaretidir. Ayrıca istatistiklere göre boşanmaların çoğalıp evlenmelerin azalması, aile içi şiddetin artması, boşanmalardan sonra özellikle kadın aleyhine oluşan cinayetlerin gerçekleşmesi, boşanan ailelerin birbirlerine düşman olması, aralarındaki kin ve öfkenin dinmemesi, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-949" title="aile_hakem" src="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/wp-content/uploads/2012/05/aile_hakem-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />Ülkemizde son yıllarda ürkütücü düzeyde artan boşanma vakaları ve bu sayının on yılda yaklaşık bir milyona ulaşması, hadisenin sosyal bir yara ve problem haline geldiğinin işaretidir. Ayrıca istatistiklere göre boşanmaların çoğalıp evlenmelerin azalması, aile içi şiddetin artması, boşanmalardan sonra özellikle kadın aleyhine oluşan cinayetlerin gerçekleşmesi, boşanan ailelerin birbirlerine düşman olması, aralarındaki kin ve öfkenin dinmemesi, ortada kalan çocukların ya anne ya baba sevgisinden mahrum kalması, eşlerden biri tarafından anne veya babanın hayatta oldukları halde öldü gösterilmesi gibi olumsuz olaylar toplumun en temel taşı sayılan ailenin çözülmesini ve çöküşünü hızla artırmaktadır. Gerçekten var olan bu sosyal probleme sağlıklı ve kalıcı çözümler bulmamız gerekiyor. Bu çözümler üretilip uygulamaya sokulmadığı takdirde, ileride toplumu çok yıkıcı ve onarılması güç felaketler beklemektedir.<span id="more-947"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Bu olumsuz tablolar, toplumun bu safhaya nasıl geldiği veya getirildiği sorusunu akla getirmektedir. Elbette bu soruya verilecek birçok cevap vardır. Ama en önemli cevaplardan birisi toplumun yapısına, inancına, örf ve âdetlerine uymayan kanunların yıllardır uygulanır olmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">1926 yılından günümüze kadar Katolik Hıristiyanlık ve putperest Roma hukukundan mülhem olan İsviçre medeni hukukunun  aynen Türkçeye tercüme edilerek, hem de bozuk bir tercümeyle yürürlüğe konulması ve uygulanması, gerçek hukuk normlarına ters bir uygulama olmuştur. Çünkü kanunlar, aslı itibariyle her yerde toplumların taleplerine, tercihlerine, yapısına ve inancına göre düzenlenir ve şekillenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de yaşayan toplumların; Türk, Kürt, Arap, Gürcü, Çerkez, Laz, Abaza, Arnavut, Boşnak, Türkmen ve diğerlerinin % 99’unun Müslüman olması ve İslâm dininin bu mozaiğin temel taşı gerçekleştirmesi, yürürlükte olan bu uygulamaları tekrar düşünmemizi ve yapılan yanlışları düzeltmemiz gerektirdiğini belirtmektedir. Öyleki hukuk normlarına uymayan bu olumsuz uygulamalar, toplumda derin izler bırakmış ve problemleri kangren haline dönüştürmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Bizler de bu kısacık çalışmamızla probleme bir nebzecik neşter olabilirsek ne mutlu!</p>
<p style="text-align: justify;">İslâm tarihi boyunca uygulanmış olan “aile hakemliği” veya “aile meclisi” meselesi, günümüzde uygulanarak problemin hafifletilmesine veya azaltılmasına yardımcı olacaktır. Bu meselenin, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde kanunlaştırıldığı ve günümüzde de birçok İslâm ülkesinde uygulandığını belirtmemiz gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Genel anlamda hakemlik, tarih boyunca toplumlarda var olan anlaşmazlıkları çözmek için uygulanan vazgeçilmez bir müessese olmuştur. Örneğin son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.), daha kendisine peygamberlik gelmezden önce 35 yaşında kabileler arasında hakemlik yapmıştır. O dönemde Ka’be’yi inşa eden Mekke’nin müşrik kabileleri Hacerülesved’i kimin yerleştireceği konusunda aralarında ihtilaf çıkmış, herhangi bir antlaşmaya varmamışlar. Bunun üzerine kabileler aralarında neredeyse savaşmaya karar vermiştir. Ancak bu sırada Kureyşlilerin en yaşlısı Ebû Ümeyye b. Muğîre’nin teklifi üzerine Harem-i Şerif’in Benî Şeybe kapısından ilk giren şahsın hakem tayin edilmesine karar verildi. Tam o sırada beklenen yerden Hz. Muhammed çıkageldi. Kureyşliler hep bir ağızdan “Bu, güvenilir (emin) bir kimsedir. Onun vereceği karara razıyız.” dediler. Mesele Peygamberimiz (s.a.v.)’e anlatıldığında, hemen sırtından abasını (ridâ) çıkararak yere serdi. Hacerülesved’i abanın üzerine koydu. Her kabileden birer kişiyi abanın kenarlarından tutturarak taşın konulacağı yere getirtti.  Burada taşı kendi eliyle Ka’be’nin duvarına yerleştirdi. Kureyşliler, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in bu problemi çözümünden son derece memnun oldular.  Böylece peygamber, bir anlaşmazlığı çözmüş ve savaşın önüne geçmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Zihinlerde çok iyi bilinen bir hakem olayı da Hz. Ali (r.a.) döneminde yaşanmıştır. İslâm tarihinde Sıffîn Savaşı’nda, savaşın sonlarına doğru Hz. Ali (r.a.) ve Muaviye arasında hakem seçilen Ebû Musa el-Eş’arî ile Amr ibn el-As vakası yaşanmıştır. Burada ise hakemler arası ihtilaf nedeniyle olumlu bir sonuç ortaya çıkmamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anadolu’da da Güney ve Doğu bölgelerinde insanlar arasında çıkan anlaşmazlıklar ve ailevî meseleler, daha çok orada âlim olarak bilinen “mela”, “seyda” çözülmüştür. “Mela/Molla” ve “seyda”, klasik medreselerimizde mezun olan hocalarımıza verilen isimdir. Bölgede mevcut olan “şeyhler” tarafından da bu tarz sorunlar çözüme kavuşturulmuştur. Ayrıca bölgede bu tür anlaşmazlıklarda “ağalar” da rol oynamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Özel anlamda hakemlik, aile açısından birçok görevlerin yerine getirilmesini sağlayan bir müessese olmuştur. Bu müessese, tarihte var olan büyük ve geniş aile yapılanmasında, aileler arasında arabuluculuğu, olaylara doğru şahitlik etmeyi ve barış için işlerini yürütmeyi sağlamıştır. Ayrıca çekirdek aile olarak eşler arasında meydana gelen anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak için de uğraşmıştır. Şayet eşler arasında boşanma gerçekleşirse de birbirine düşman ve kanlı bıçaklı olan, kin ve öfkeyle küskün bir şekilde ayrılan değil, medeni bir tarzda ayrılıklarıyla ilgili problemlerini halletmiş olarak ayrılmalarını temin etmiş ve etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer aileler arasında hakemlik olayı gerçekleşmezse, toplumda her zaman şu olumsuzluklara şahit olmak mümkün olacaktır:</p>
<p style="text-align: justify;">1-Ayrılan eşlerin aileleri birbirlerine düşman olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">2-Ayrılan eşlerin aileleri arasındaki küskünlük yıllarca, hatta ömür boyu sürmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">3-Tarafların birbirlerine olan kin ve öfkesi dinmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">4-Boşanmak isteyen kadınların bir kısmı, kocaları tarafından ya sakat bırakılmakta veya öldürülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">5-Boşanmak isteyen kocalarını öldüren kadınlara da rastlanılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">6-Çocuklar, eşlerden birinin (baba veya anne) sevgisinden mahrum olarak yetişmektedir. Bu da çocuklar üzerinde birçok psikolojik bunalımlara neden olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">7-Çocuk, hangi eşin yanında kalıyorsa diğer eş çoğunlukla “ölü” hale getirilmekte, ölmediği halde öldürülmektedir. Bu durum, çocuklar üzerinde çok olumsuz etkiler ve izler bırakmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">8-Çocuklar eşlerden bir tarafın velayetinde iken, diğer eş kendi çocuğunu görememekte, çocuk eşten kaçırılmakta veya gösterilmemektedir. Böylece çocuğun kendisi, doğrudan problemin içinde olmakta ve olayların altında ezilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">9-Çocuğunu göremeyen eş, karşı tarafa misilleme olarak kendi çocuğunu kaçırmakta ve böylece taraflar arası düşmanlık sürüp gitmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">10-Ya da çocuk, velayetini üstlenen eş tarafından diğer eşe karşı düşman olarak yetiştirilmektedir. Böylece çocuk, anlaşmazlığın hiç tarafı olmadığı halde adaletsiz bir şekilde taraf olmaya sürüklenmektedir. Bu da çocuk üzerinde telafisi mümkün olmayan yaralar açmakta, psikolojisini bozmakta ve değişik bunalımlara sürüklemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Genel olarak aile hakemliğine, aile meclisi demek de mümkündür. Bu çerçevede</p>
<p style="text-align: justify;">bakıldığında ailede meydana gelebilecek her türlü anlaşmazlığı çözüme kavuşturan, tarafların hak ve hukukunu gözeten ve birbirleriyle barışmasını sağlayan bir fonksiyon icra eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu hakemlik veya aile meclisi, toplumun en küçük birimi olan aileler arasında huzur ve barışı gerçekleştirirken, daha doğrusu toplumun huzurunu sağlamaktadır. Çünkü sağlıklı ailelerden oluşan toplumlar, netice itibariyle sağlıklı ve dinamik olur, huzur ve barış içinde yaşarlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/wp-content/uploads/2012/05/İslam-Hukukunda-Aile-Hakemliği.pdf">Bilimsel tebliğin devamını okumak için lütfen tıklayınız&#8230;</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/islam-hukukunda-aile-hakemligi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beyaz İnfial</title>
		<link>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/beyaz-infial</link>
		<comments>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/beyaz-infial#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Apr 2012 10:56:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeki KARATAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Toplum Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://psikiyatriksosyalhizmet.com/?p=944</guid>
		<description><![CDATA[17 yaşındaki M.G.’nin, hastanedeki odasında bıçaklayarak öldürdüğü Dr. Engin Arslan, marangozluk yapan bir babanın 6 çocuğundan biriydi ve üniversite okuyan tek çocuktu. Mutlu bir aile hayatı olan Aslan, çevresinde yardımsever kişiliği ve çocuklara olan sevgisiyle tanınıyordu. En büyük mutluluğu çocuklarla oynamak olan Arslan, baba olma heyecanını yaşarken aramızdan ayrılıp gitti. Arslan eğer yaşasaydı, 3 ay [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-945" title="dr" src="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/wp-content/uploads/2012/04/dr-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />17 yaşındaki M.G.’nin, hastanedeki odasında bıçaklayarak öldürdüğü Dr. Engin Arslan, marangozluk yapan bir babanın 6 çocuğundan biriydi ve üniversite okuyan tek çocuktu. Mutlu bir aile hayatı olan Aslan, çevresinde yardımsever kişiliği ve çocuklara olan sevgisiyle tanınıyordu. En büyük mutluluğu çocuklarla oynamak olan Arslan, baba olma heyecanını yaşarken aramızdan ayrılıp gitti. Arslan eğer yaşasaydı, 3 ay sonra baba olacaktı ama göğsüne aldığı bıçak darbeleri onun da, ailesinin de, eşinin de hayallerini yıktı.<span id="more-944"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>500 TL İçin!</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Doktor Arslan’ı bıçaklayarak öldürdüğü ileri sürülen ve bir baklavacıda çalışan M.G. ise çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. M.G. ifadesinde kanser hastası dedesini çok sevdiğini, 10 gün önce Ersin Arslan tarafından ameliyat edildiğini ve daha sonra öldüğünü, cinayeti intikam amacıyla işlediğini söylerken, “Beni dedem büyütmüştü. O yüzden ona çok bağlıydım” dedi. Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey ise, “M.G’nin annesi babası ayrı olduğu için bu yaşına kadar dedesi tarafından büyütülmüş. Dedesi 3 aydan 3 aya bin 500 lira emekli maaşı varmış. Bu maaşı da M.G çekiyormuş. Emniyetten aldığımız bilgiye göre, M.G. dedesinin öldüğünü bile bile maaşı çekmeye gidiyor. Ancak ölümden dolayı maaşı alamayınca sinirleniyor ve kafasına doktor Ersin Arslan’ı öldürmeyi koyuyor. Bir nevi bu parayı alamamasının sorumlusu olarak doktoru görüyor. Yani dedesine çok düşkün olduğu için böyle bir şeyi yapmıyor” dedi. (Öznur KARSLI/VATAN)Dr. Engin Aslan’ın paylaştığımız ölüm olayı biz sağlık çalışanlarını derinden üzmüş sağlık hizmetlerini yürütürken geleceğe yönelik kaygılarımızı arttırmıştır. Sağlıkta dönüşüm politikaları çalışanların güvenliği açısından yeniden değerlendirilmeli</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sağlıkta İletişim Yönetimi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Tedavi hizmeti kriz ortamında hasta ve ailesiyle iletişim yönetimini içerir. Tedavi çok yönlü, çok boyutlu hizmetin yerine getirilmesi gereken süreçleri içerir. Süreçlerin yönetiminde farklı bilim ve meslek disiplinlerin işbirliği ve eşgüdümünde hastanın tedavisi yürütülür. Hastalık odaklı yaklaşım yerine hasta odaklı bir yaklaşımla hastanın aile ve toplumsal çevresini hesaba katan tedavi yaklaşım modeli geliştirilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dr. Engin Aslan’ın öldüren zanlının anne ve babasının ayrılması, çocuğun dedesi tarafından bakılması, dedenin vefatıyla ortaya çıkan ruhsal gerilimin nasıl çatışmaya ve saldırıya yol açtığı hususu tedavide sadece hastalığının değil hastanın aile ve sosyal çevresi ele alınması önemini gösterir. Özellikle hasta kaybının ailede yol açtığı ruhsal gerilim psikiyatrist, psikolog ve sosyal hizmet uzmanı işbirliği içersinde yönetilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Günümüz tedavi yaklaşımında doktor merkeze alınarak, doktor üzerindeki yük iyice artmıştır. Doktorlar hem hastalığın tedavisiyle hemde hastanın sosyal sorunlarıyla uğraşmakta tedavi günde yüzlerce hastayı muayyene etmek zorunda kalan doktorların yalnız baş edemeyeceği bir yük getirir. Böylece krizin çatışmaya dönüşme riski an meselesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tedavi süreç yönetimi farklı mesleklerle etkin eşgüdümü gerektirir. Hasta odaklı tedavi yaklaşımında hasta, aile ve sosyal çevresiyle iletişim tedavini verimliliği açısından ayrıca öneme sahiptir. Hastanın tedavisi sadece hastalığın tedavisi değildir. Hastalık hastanın yaşam kalitesinin düşürür. Aile ve sosyal çevresinde psikolojik, sosyal ve ekonomik güçlüklere yol açar. Hastanın tedavisi ruhsal, davranış ve ilişki sorunların çözümünü de içerir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hastalara ihtiyaç duydukları hizmetler konusunda yol gösterecek danışmanlar olmasının daha doğru olacağı gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Sağlık hizmeti sadece yüz yüze görüşmeler sırasında değil, günün her saatinde ve her türlü yolla (telefon görüşmesi, internet, gibi) verilebilen bir hizmet olmalıdır. Yeni gelişen iletişim teknolojileri bu imkânı sağlamaktadır. Bilişim teknolojileri hastayı hekimden uzaklaştıran bir işlev görmek yerine tam tersine hastanın her koşul altında ve her yerden hekime ulaşabilmesini sağlayan bir işlev üstlenmelidir. Her türlü karar aşamasında, seçenekler hakkında hasta bilgilendirilmeli ve tercihlerine önem verilmelidir. Başka bir deyişle güç ve sorumluluk hastalarla paylaşılmalıdır. Hastanın ve hasta yakınlarının tedavi programına ilişkin her türlü bilgiye ulaşması kolaylaştırılmalı, her türlü bilgi hasta ile paylaşılmalıdır. Hastanın bakımı ile ilgili farklı meslekler arasında iletişim ve işbirliğinden en verimli ve etkin şekilde yararlanılmalıdır. Ekip anlayışı, sadece ameliyathane ekibi ile sınırlı olmamalı, her türlü hizmetin sunumunda geçerli kılınmalıdır. (Prof Dr Osman Hayran, Hasta Odaklı Sağlık Hizmeti Yönetimi)</p>
<p style="text-align: justify;">Tedavi süreçlerin yönetimi sadece doktor merkezli değil multi disiplinler ekibi gerektirir. Hastalığın tedavi sonrası hastanın aile ve sosyal yaşama uyumu için mesleki ve profesyonel çalışma yürütülmeli böylece hastanın yaşam kalitesi yükseltilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Fatih Kılıçarslan/Sosyal Hizmet Uzmanı / AİLEDER Yönetim Kurulu Başkanı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/beyaz-infial/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sokakta Çalışan Çocuk Sorununa Bir Bakış</title>
		<link>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/sokakta-calisan-cocuk-sorununa-bir-bakis</link>
		<comments>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/sokakta-calisan-cocuk-sorununa-bir-bakis#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Mar 2012 07:52:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeki KARATAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Psiko-Sosyal Rehabilitasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://psikiyatriksosyalhizmet.com/?p=940</guid>
		<description><![CDATA[Çocuk emeğinin kullanımı ve çocuğun erken yaşta çalışma yaşamında yer alması tüm dünyada ciddi bir sorundur. Çocukların erken yaşta çalışmaya başlamasında birtakım kültürel değerler etkili olmakla birlikte asıl neden sosyo-ekonomiktir. Sokakta çalışan çocuklar, çocuk emeğinin en önemli bölümünü oluşturmaktadır. Zorunlu göç ve artan yoksulluğa paralel bir şekilde hızla artan &#8220;sokakta çalışan çocuk sorunu&#8221;,  bugün var [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-941" title="scc" src="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/wp-content/uploads/2012/03/scc-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />Çocuk emeğinin kullanımı ve çocuğun erken yaşta çalışma yaşamında yer alması tüm dünyada ciddi bir sorundur. Çocukların erken yaşta çalışmaya başlamasında birtakım kültürel değerler etkili olmakla birlikte asıl neden sosyo-ekonomiktir. Sokakta çalışan çocuklar, çocuk emeğinin en önemli bölümünü oluşturmaktadır. Zorunlu göç ve artan yoksulluğa paralel bir şekilde hızla artan &#8220;sokakta çalışan çocuk sorunu&#8221;,  bugün var olan yöntemlerle çözümü zor bir sorundur. Ülkemizde ne yazık ki sokakta çalışan çocuklar sorunun gündeme gelmesi için çocuğun ya bir fastfood zincirinin soğuk hava deposuna hapsedilmesi ya da sokakta öldüresiye dövülmesi gerekmekte.<span id="more-940"></span> </p>
<p style="text-align: justify;">Her şeyden önce sorunun nedenleri doğru bir şekilde tespit edilmediğinden, sonuçlar da doğru bir perspektifte değerlendirilemiyor. Örneğin var olan mevzuatta, yaş açısından çocuk, farklı yasalarda farklı şekillerde tanımlanmakta ya da fiili durumlar kafa karışıklığının doğmasına neden olmaktadır. Çocuk kavramı, ceza kanunlarında farklı şekillerde, eğitimde farklı, medeni kanunda farklı, Çocuk Koruma Kanununda farklı, SHÇEK Kanununda farklı şekillerde tanımlanmaktadır. Çalışma Bakanlığı çocuğu yaşa göre tanımlarken çocuğun çalışma yaşamında yer almasına destek olmaktadır. İş yasalarında 18 yaşından küçüklerin sanayi, tekstil ve benzeri işkollarında legal bir şekilde, üstelik de ucuz işgücü olarak çalıştırıldığı görülüyor. Çocuğun küçük yaşta iş yaşamına katılmasına engel olmak için öncelikle tanımlamanın doğru yapılması gerekir. </p>
<p style="text-align: justify;">Sokakta mendil, su vb satan çocuklar, daha çok metropollerde özellikle de İstanbul özelinde görüntü kirliliği yarattıkları ve kentlileri rahatsız ettikleri gerekçesiyle kamu otoritelerinin gündemine girmektedir. Yani geliştirilen çeşitli müdahale yöntemlerinin sebebi çocuk refahı olmadığı açıktır. Sorun daha tanımlanırken aile ve çocukları suçlayıcı ve öteleyen bir terminoloji kullanılmakta mesleki bakış açısı ve sosyal hizmet yaklaşımından uzak bir anlayış sergilenmektedir. Şöyle ki, &#8220;çalışan çocuk&#8221; yerine &#8220;çalıştırılan çocuk&#8221; şeklinde bir adlandırma yapılması ilk bakışta doğru bir tanımlama gibi gelebilir. Fakat burada çocuğun çalışmasının nedeni olarak sosyo- ekonomik koşullar veya kültürel alışkanlıklara değil aileye işaret edilmekte, ailelerin çocuğu çalıştırarak istismar ettiği vurgulanmaktadır. Oysa durum incelendiğinde hiç de böyle olmadığı rahatlıkla görülebilir. Söz konusu ailelerin büyük çoğunluğunun zorunlu göçle metropollere yerleştiği, ebeveynlerin iş hayatına katılımını sağlayacak eğitim ve becerilerden yoksun olduğu, kalabalık nüfusa sahip oldukları, konut niteliğinden uzak derme çatma mekanlarda açlık sınırında yaşadıkları, çok zor koşullarda yaşam mücadelesi verdikleri biliniyor. Dolayısıyla ailenin geçimini sağlama işi kaçınılmaz bir sonuç olarak çocuklara düşüyor. Burada bu ailelerle hiçbir şekilde temas kurmayan ve onları görmezden gelen bir sistem ve ortaya çıkan sorunları yine bu ailelere yıkan bir anlayış söz konusudur. Sosyal devlet felsefesinden uzak bu sistem, kendi sorumluluğunu aileye atmakta ve onları suçlamaktadır. Böylece çocuğu çalışma yaşamına erken yaşlarda katılmasına neden olan sorunlar görmezden gelinmektedir. </p>
<p style="text-align: justify;">Çalışan çocuklara yönelik uygulamalara göz atıldığında, sosyal hizmetlere bağlı gezici ekipler çocukları sokaktan toplayarak bir merkeze götürmekte, burada aileler çağrılıp çocuklar teslim edilmekte, aile uyarılmakta, tekrarlanması durumunda para cezası kesilmektedir. Sorun sosyal hizmet felsefesi ve sorun çözme anlayışıyla değil cezalandırma yöntemine başvurularak çözülmeye çalışılmaktadır. </p>
<p style="text-align: justify;">Çıraklık eğitim merkezleri ve sanayide çocuklar legal bir şekilde çalıştırılırken, sokakta çalışan çocuklara yönelik yasal dayanağı tartışmalı bir takım cezalandırma yöntemleri icat edilmesi büyük bir çelişkidir. Mülki idare amirleri, kabahatler kanununa dayanarak ailelere yüksek para cezaları kesmek gibi caydırıcı yöntemlere başvurmakta, bazen de çocuğu ihmal ve istismar davalarına konu etmektedir. </p>
<p style="text-align: justify;">Diğer yandan gezici ekipler vasıtasıyla uygulanmaya çalışılan “sokak sosyal hizmeti”, olması gerekenden çok uzaktır. İstanbul’da hizmette olan ekiplerde çoğunlukla meslek elemanı olarak sosyologlar görev almaktadır. Psikolog, çocuk gelişimci gibi meslek grupları yanında, bu ekiplerde sosyal hizmet uzmanlarının yer alması büyük önem taşıyor. Sokak sosyal hizmeti ve aileyle çalışma konusunda eğitim alan tek meslek grubu olan sosyal hizmet uzmanlarının mutlaka sahaya çıkması gerekmektedir. Bunun için de sosyal hizmet uzmanı istihdamına gidilmelidir. Fakat alanda çalışan meslek gruplarının istihdamı var olan şekliyle yani taşeronlaştırma ile değil memur kadrosuna alınarak yapılması gerekir. Çünkü iş güvencesi ve özlük hakları açısından mağdur edilen meslek elemanları ciddi bir yabancılaşma ve tükenmişlik durumuyla karşı karşıya kalmaktadır. Bu da yaptığı işin niteliğini doğrudan etkilemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sokakta çalışan çocuklara yönelik saha çalışmalarında mobil ekiplerin görev ve yetkileri ‘Sokakta Yaşayan ve Çalıştırılan Çocuklara Yönelik Hizmet Modeli’nde’ bugün uygulanan şekliyle tanımlanmamıştır. Mesleki müdahale yönteminden uzak bu uygulamalarda çocuklar zorla araçlara bindirilerek bir nevi şiddete maruz kalmakta ve çocukların devlet eliyle istismarına neden olmaktadır. Söz konusu hizmet modeline ilişkin olarak şu öneriler getirilebilir:</p>
<p style="text-align: justify;">Mobil ekipler, sokakta, kendi rızası olmadan çocukları almamalıdır. Mobil ekipte bulunan meslek elemanlarının aynı zamanda rehabilitasyon sürecinde de bulunmaları süreci başarısız kılmaktadır, çünkü var olan mobil ekip uygulamaları mesleki müdahale yöntemlerinden çok kolluk kuvveti gibi çalışma yürütmektedir. Çocuğun rehabilitasyon sürecinde de aynı kişi ile karşılaşması güvensizlik duygusunu pekiştirmekte, kendisini kapatmasına yol açmaktadır. Fakat mobil ekiplerin işleyiş şekli ve görev tanımları değiştirilirse mobil ekipte yer alan meslek elemanları aynı zamanda rehabilitasyon sürecinin de aktif çalışanları olabilirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Sokakta çocuğun çalışmaması için öncelikle aile ikna edilmelidir. Bunun için de ailenin durumunu ayrıntılı bir şekilde açıklayan sosyal inceleme raporu düzenlenerek –ailenin özgün koşulları göz ardı edilmeden- uygun mesleki müdahale yöntemi geliştirilmelidir. Karar verilen tüm mesleki müdahale süreçlerine aile ve çocuk ortak edilmelidir. Var olan problemler aile ve çocukla birlikte çözülmelidir. Ailenin sadece çocuğunu sokakta çalıştırmasından kaynaklanan sorunları değil, kente uyum konusunda yaşadıkları diğer problemler -eğitim, sağlık, aile planlaması, hukuki yardım, vb.- konusunda da bilinçlendirilmeli ya da uygun hizmetten yararlanmaları için danışma hizmetleri verilmeli ve var olan toplum kaynaklarından yararlandırmanın yolları aranmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Aile incelemeleri yapılarak düzenlenecek Sosyal İnceleme Raporu sonucunda bireysel ve toplumla çalışma yöntemleri kullanılarak mesleki müdahale gerçekleştirilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Elde edilecek istatistiklerden sonra, uygun görülen yerlere, toplum merkezleri veya benzer çalışmaları yürütebilecek merkezler açılması için, Başbakanlık Genelgesi (2005/5) ile kendilerine verilen görevlere dayanarak yerel yönetimlerle işbirliğine gidilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Var olan uygulamalardan elde edilen deneyimlerden yola çıkılarak, göç, ‘sokakta çalıştırılan ve yaşayan çocuklarla ilgili akademik araştırmalar yapan üniversiteler, kurum ve kuruluşlarla işbirliğine gidilmeli ve sorunla ilgili yeni bir sosyal politika oluşturulmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Aileler ayni-nakdi yardımla desteklenerek meslek elemanlarınca takibine devam edilmelidir. Bu süre içerisinde çocuğun okulla bağı güçlendirilmeli, Okulla bağı kopmuş çocukların tespit edilerek örgün veya yaygın eğitimden yararlanmaları sağlanmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Aileler, çocukların sokakta çalışması ve karşılaşılan riskler ile ilgili bilinçlendirilmeli ve kentsel yaşama uyum konusunda desteklenmelidir. Ayni nakdi yardım aldığı halde çocuğunu çalıştırmaya devam ettiği tespit edilen ailelerin aldığı ayni nakdi yardım kesilerek hakkında yasal işlem başlatılmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk okula devam ederken parayla kurduğu ilişki sonucu, eğitimini bırakıp zamanının tümünü sokakta geçirmeye başlayarak risklere açık hale gelmektedir (madde kullanımı, hırsızlık, fiziksel ve duygusal şiddet vb.). Toplum merkezleri ve okullarla işbirliği yapılarak, risk gurubunda yer alan ailelerin çocuklarına yönelik koruyucu ve önleyici çalışmalar yapılmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Okul çağındaki çocukların boş zamanlarını değerlendirebilecekleri çocuk kulüpleri ve etüt sınıfları açılmalıdır. Böylece hem çocukların sokakta geçirdikleri zamanı verimli bir şekilde değerlendirmeleri sağlanacak, hem de okuldaki başarısını etkileyebilecek ders çalışma ortamı sağlanacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">(* 24.01.2010 tarihinde evrensel gazetesinde yayınlanmıştır)</p>
<p style="text-align: justify;">İkram DOĞAN / Sosyal Hizmet Uzmanı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/sokakta-calisan-cocuk-sorununa-bir-bakis/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Duvar” Değil Pozantı M Tipi Cezaevi</title>
		<link>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/%e2%80%9cduvar%e2%80%9d-degil-pozanti-m-tipi-cezaevi</link>
		<comments>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/%e2%80%9cduvar%e2%80%9d-degil-pozanti-m-tipi-cezaevi#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Mar 2012 13:12:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeki KARATAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://psikiyatriksosyalhizmet.com/?p=932</guid>
		<description><![CDATA[2011&#8242;de başlayan acı olaylar dizisi; 7 çocuğun tecavüz, taciz ve işkence gördüklerini el yazılarıyla İnsan Hakları Derneğine ulaştırmaları sonrasında yaşananlar, o günlerde süren incelemelerde bir sonuç alınmadığı için bugünlerde yeniden kamuoyunun ilgisine sunuldu. Pozantı M Tipi Çocuk Cezaevinde çocuklara yapılanlar yürek sızlatmasına sızlatıyor ama durum gösteriyor ki Türkiye&#8217;de bir çocuk hukuk sistemi hâlâ yok! Çözüm [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-933" title="pozanti" src="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/wp-content/uploads/2012/03/pozanti-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />2011&#8242;de başlayan acı olaylar dizisi; 7 çocuğun tecavüz, taciz ve işkence gördüklerini el yazılarıyla İnsan Hakları Derneğine ulaştırmaları sonrasında yaşananlar, o günlerde süren incelemelerde bir sonuç alınmadığı için bugünlerde yeniden kamuoyunun ilgisine sunuldu. Pozantı M Tipi Çocuk Cezaevinde çocuklara yapılanlar yürek sızlatmasına sızlatıyor ama durum gösteriyor ki Türkiye&#8217;de bir çocuk hukuk sistemi hâlâ yok! Çözüm ne? Yaşayarak görüyoruz&#8230; O cezaevinde yaşayan 200 çocuğun Sincan Cezaevine nakledileceği yönünde yürütülen çalışmalar var ve sorumlularla ilgili idari tedbir uygulanmakta, süren soruşturmalar… Köklü çözümler gerekiyor.<span id="more-932"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Pozantı M tipi cezaevinde çocukların yaşadıkları kötü muamele, cinsel istismar ve şiddeti çocuk hakları açısından okuduğumuzda karşılaştığımız gerçeklik bizleri çocuk ve gençlik yargılanmasında içinde bulunduğumuz durumun ne kadar trajik olduğu sonucuna götürmektedir. Türkiye’deki çocukların genel durumu bir yana çocuk yargı sistemini anlamamız açısından bu olay önemli veriler içermektedir. Öte yandan konuyla ilgili kamuoyu oluşturulmasında medyanın işlevini de göz ardı etmemek gerekir. Biliyoruz ki medya çocuk hakları ihlalleri ile ilgili mağduriyet içinde olanlara yönelik yaptığı haberlerde yaşamsal gelişmelerin önünü açabilecek güce sahip.</p>
<p style="text-align: justify;">Pozantı örneğinde aylar öncesinde çocuklara yönelik yapılan istismar ve ihmal davranışları görünen o ki görmezden gelinmiş ya da göstermelik birkaç soruşturmayla üstü kapatılmak istenmiş gibi bir algı söz konusu. Peki zamanla gelinen nokta ne? Olaylar su yüzüne çıktı. Cezaevi yönetimindeki zaaflar ve yetersizlikler ileri sürüldü. Genel kanı, “çocukları cezalandırmak yerine eğitmek” görüşü yine yaygın olarak kabul gören bir argüman oldu. Oysa önce varolan ceza politikamızın ve hukuki sistemimizin açmazlarının irdelenmesi daha rasyonel görünüyor. Çünkü bizde, çağdaş bir yaklaşım olan rehabilitasyonun yerine ceza ağırlıklı bir anlayış hüküm sürüyor. Türkiye’de bir Çocuk Koruma Kanunu var. Bu kanunda çocuk ve gençlere yönelik adalet sisteminin temel çatısını görmekteyiz. Ancak suça itilen çocuğun toplumsal açıdan korunması, eğitilmesi, sağaltımı mı öncelikli yoksa ceza hukukunun gereklerini yerine getirmek mi öncelikli? sorularına tam anlamıyla bir karşılık bulunmamış olmalı ki şimdilik belleklere kazınan şey cezanın daha ön planda tutulduğudur. Pozantı bunun en dramatik örneğidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk Koruma Kanununa ilişkin uygulamalar çocuğun yüksek yararını gözetmediği gibi uygulamada birçok kavram kargaşasını beraberinde getirmektedir. Bu kanun temelde ceza odaklıdır. Hatta içeriğindeki öğeler 1889 tarihli İtalyan Zanerdelli Ceza Kanununu duyumsatmaktadır. Konuyla ilişkili olarak aynı şekilde 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 31 maddesi de ne yazık ki bu tür konulara çocuk ve gençlik refahı odaklı bakmamaktadır. Şöyle ki 31 madde şu şekildedir: Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmamış olan çocukların ceza sorumluluğu yoktur. Bu kişiler hakkında, ceza kovuşturması yapılamaz; ancak, çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir. Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması hâlinde ceza sorumluluğu yoktur. Ancak bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. İşlediği fiili algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı hâlinde, bu kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde dokuz yıldan oniki yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde yedi yıldan dokuz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların üçte ikisi indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası altı yıldan fazla olamaz. Fiili işlediği sırada onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde ondört yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde dokuz yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların yarısı indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası sekiz yıldan fazla olamaz, denmektedir. Görüyoruz ki suça sürüklenen çocuğa bir de suçu işleme yeteneği konusunda bir farkındalığı olup olmadığı noktasında bir mücadele alanı açılmaktadır. Belki de sürecin en katı yönü Çocuk Ağır Ceza Mahkemelerinde yargılanmaktır. Adı üzerinde ağır ceza! Aslında Pozantı ile ilgili tepkiler rasyonel kılınırken bu mahkemeler de çağın gereklerine göre gözden geçirilmelidir. Çünkü bizim dışımızda dünyada pek örneği yok. Çocuğun bu yargılama sistemi içerisindeki konumunu düşünmek, tartışmanın evrensel hukuk vicdanı üzerinde biçimlenmesini kolaylaştıracaktır. Fotoğrafı daha net görmek açısından Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü verilerine bakalım. 2010 yılında 133201 çocuk ve genç çeşitli mahkemelerde yargılanmıştır. Bunların 62368’i Çocuk Koruma Kanunu kapsamında kurulan Çocuk Mahkemelerinde, 3563’ü Çocuk Ağır Ceza Mahkemelerinde hakim karşısına çıkmıştır. Günümüz Avrupa’sında çocuk yargılaması adı altında karşılaşamayacağımız bir sonuç.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne yapmalı? Türkiye açısından iç hukukun bir parçası olan Çocuk Hakları Sözleşmesi ön plana alınıp Çocuk Koruma(ma) Kanununu değiştirilmelidir. Hatta Türk Ceza Kanununun 31 inci maddesi de iptal edilmeli, Çocuk Ağır Ceza Mahkemeleri kaldırılmalıdır. Yoksa bu sistemde çocuğun yüksek yarar ve esenliği hangi düzeyde yerine getirilmektedir sorusuna yürek dolusu ve inanarak olumlu bir yanıt veremeyiz. Son olarak cezaevlerinde yaşayan çocukların ve gençlerin fiziksel, psikososyal sağlık durumlarını, yaşam şartlarını, sunulan rehabilitasyon olanaklarını ve çalışanların standartlarını inceleyecek bağımsız, bilimsel bir uzmanlar kurulunun cezaevi ziyaretleri yapması ve değerlendirmelerini kamuoyuyla paylaşmaları elzemdir.</p>
<p style="text-align: justify;">“Duvar filmi değil, Pozantı cezaevi…” Ve bizler bu ülkenin insanları olarak çocukların istismar edildiği hapishaneleri istemiyoruz…</p>
<p style="text-align: justify;">Aziz ŞEKER / Sosyal Hizmet Uzmanı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/%e2%80%9cduvar%e2%80%9d-degil-pozanti-m-tipi-cezaevi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>STK&#8217;lar Aile Çalıştayı Gerçekleştirdi</title>
		<link>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/stklar-aile-calistayi-gerceklestirdi</link>
		<comments>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/stklar-aile-calistayi-gerceklestirdi#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Mar 2012 13:07:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeki KARATAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aile Ruh Sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Aile Terapisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://psikiyatriksosyalhizmet.com/?p=926</guid>
		<description><![CDATA[İslam Dünyası STK&#8217;ları Birliği (İDSB) 21 Ocak 2012 tarihinde İstanbul İli&#8217;nde &#8220;Aileye Bakış&#8221; adlı I. Aile Çalıştayı&#8217;nı gerçekleştirdi. Türkiye&#8217;den ve diğer ülkelerden akademisyen, uzman ve gönüllülerin katıldığı çalıştayda aile sorunları tartışıldı ve yeni çözüm önerileri sunuldu. Çalıştayda; 1. Aile konusunda yapılan çalışmaların koordinasyonu ve uluslararası alana taşınması, 2. Ailede erkeğin rolü, 3. Ailede şiddet, 4. Töre [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-935" title="ailec1" src="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/wp-content/uploads/2012/03/ailec1-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />İslam Dünyası STK&#8217;ları Birliği (İDSB) 21 Ocak 2012 tarihinde İstanbul İli&#8217;nde &#8220;Aileye Bakış&#8221; adlı I. Aile Çalıştayı&#8217;nı gerçekleştirdi. Türkiye&#8217;den ve diğer ülkelerden akademisyen, uzman ve gönüllülerin katıldığı çalıştayda aile sorunları tartışıldı ve yeni çözüm önerileri sunuldu. Çalıştayda; 1. Aile konusunda yapılan çalışmaların koordinasyonu ve uluslararası alana taşınması, 2. Ailede erkeğin rolü, 3. Ailede şiddet, 4. Töre cinayetleri konuları ele alındı. Özellikle ailede erkeğin rolü konusuna vurgu yapılarak ailenin kadın ve erkeğin ortak katılımına dayanan bir bütün olduğu ifade edildi. &#8220;İnsanlar çift yaratılmıştır; fıtraten farklı (fizyolojik, biyolojik ve psikolojik açıdan) yaratılmakla beraber, birbirini bütünlemektedir. Bu bir eksiklik olarak algılanmamalıdır. Aile bir bütündür, ben değil biz kavramı önemlidir.<span id="more-926"></span> Aile ayrıştırılmamalı, ancak sorumlulukların yerine tam getirilebilmesi için her bir aile bireyinin görev tanımı iyi yapılmalıdır. Günümüzde kadının haksızlığa maruz kaldığı teması çok gündemde olduğundan yola çıkılarak, ailede erkeğin rolü öne çıkarıldı. Ailede erkeğin aile içinde 3 önemli rolü vardır: 1- Eş olarak rolü 2- Baba olarak rolü 3- Günümüzde azalmakla beraber geniş ailede evlat rolü.  Allah’a karşı kulluk ve toplum içindeki mesleki rolü gibi rolleri daha da çoğaltmak mümkündür.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/wp-content/uploads/2012/03/aile_calistayi1.pdf">Aile Çalıştayı Raporu&#8217;nun tamamını okumak için tıklayınız&#8230;</a></p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-936" title="ailec2" src="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/wp-content/uploads/2012/03/ailec2-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-938" title="ailec3" src="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/wp-content/uploads/2012/03/ailec3-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/stklar-aile-calistayi-gerceklestirdi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kadınların Öldürülmemeleri Ve Korunmaları İçin Ortaya Koyulan İrade</title>
		<link>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/kadinlarin-oldurulmemeleri-ve-korunmalari-icin-ortaya-koyulan-irade</link>
		<comments>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/kadinlarin-oldurulmemeleri-ve-korunmalari-icin-ortaya-koyulan-irade#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Mar 2012 14:08:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeki KARATAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aile Ruh Sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://psikiyatriksosyalhizmet.com/?p=923</guid>
		<description><![CDATA[Hepimizin bildiği gibi 7 Aralık 2010 tarihinde bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan Ayşe Paşalı Ankara&#8217;da sokak ortasında eski eşi tarafından 11 kez bıçaklanarak öldürüldü. Tecavüze uğradığı ve şiddet gördüğü için eşinden boşanması sonrası eski eşinden gördüğü şiddetin devam etmesi nedeniyle savcılığa, mahkemeye yaptığı başvurulara rağmen “DEVLET”in Ayşe Paşalı’yı koru(ya)maması, bir önlem al(a)mamasının böyle bir acı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-924" title="siddet65" src="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/wp-content/uploads/2012/03/siddet65-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />Hepimizin bildiği gibi 7 Aralık 2010 tarihinde bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan Ayşe Paşalı Ankara&#8217;da sokak ortasında eski eşi tarafından 11 kez bıçaklanarak öldürüldü. Tecavüze uğradığı ve şiddet gördüğü için eşinden boşanması sonrası eski eşinden gördüğü şiddetin devam etmesi nedeniyle savcılığa, mahkemeye yaptığı başvurulara rağmen “DEVLET”in Ayşe Paşalı’yı koru(ya)maması, bir önlem al(a)mamasının böyle bir acı sonun yaşanmasında önemli etken olduğu da görüldü. Başta yaşam hakkı ve bu yönde can güvenliğinin sağlanması ile ilgili “İnsan Hakları Sözleşmesi” veya kadına karşı her türlü ayrımcığın kaldırılması ile ilgili CEDAW sözleşmesi gibi 2004 yılından beri iç hukukun bir parçası olan sözleşmelerinde bir değer ifade etmediği de görüldü. Böylece, her 8 Martta “Dünya Kadınlar” gününü de diğer dünya ülkeleri ile birlikte kutlayan ve bu yönde “resmi” birçok açıklamalarında yapıldığı Türkiye&#8217;de resmi verilere göre % 40 oranında bir yoğunlukla yaşanan ev içi şiddet gören kadın ve çocukların korunup kollanması, korunması konusu da bir ölçüde gündeme taşındı.<span id="more-923"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Bu gündeme taşınmada medya ayrı bir rolde üslendi. Bazı günlerde üç kadının ev içi şiddet nedeniyle öldürülmeleri bazen daha fazla gündeme getirilmeye başlandı. Sadece üçüncü sayfa haberi olarak yer almadı. Tartışılır da oldu. Yeni bir süreçte başladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yeni süreçte tartışmalar devam ederken ev içi şiddet bağlamındaki kadın cinayetleri ise gene aynen devam etmiştir. En son 25 Şubat 2012 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanan “680 kadın emniyet çemberine alındı” başlıklı haber de bu yönde somut örneklerden biridir. Haberde; İstanbul Emniyet Müdürlüğünün şiddet mağduru kadınlara yönelik can güvenliğinin sağlanması ile ilgili yaptığı çalışmalara yer verilmektedir. Son üç yılda Türkiye&#8217;de 121 kadın öldürüldüğü; aile içi yaralamaların sayısıysa yaklaşık 3 bin olduğu İstanbul&#8217;da ise 2010&#8242;da 36 kadının, 2011&#8242;de 23 kadının &#8216;namus&#8217; bahanesi yüzünden cinayete kurban gittiği yönünde (tartışılır ) bilgilerde haberde yer almaktadır. Ayrıca bu haberin içinde “Bir günde üç kurban” başlıklı diğer bir bölümde ise İstanbul Pendik&#8217;te 1 ve 3 yaşında çocukları olan 19 yaşındaki Beyza Yılmaz&#8217;ın Facebook&#8217;a girmesi yüzünden çıkan tartışma nedeniyle eşi tarafından öldürülmesi de haberleştirilmiştir. ( Ki 19 yaşındaki Beyza Yılmaz&#8217;ın üç yaşında bir çocuk sahibi olması nedeniyle 16 yaşında çocuk sahibi olduğu ve de Beyza Başar&#8217;ın bir “çocuk gelin” olduğu da anlaşılmaktadır.) Diğer bir haber Niğde&#8217;de 22 yaşındaki Fatma Ç&#8217;nin ayrı bir eve çıkma isteğini kabul etmeyen eşi tarafından öldürülmesi ile ilgilidir. Ankara &#8216;da eve geç gelmesi nedeniyle babası tarafından öldürülen 22 yaşındaki Eda K. ile ilgili haber o gün yaşanan ev içi şiddet ile ilgili üçüncü haberdir. (Adana Kadın Platformu raporunda 2011 yılında 232 kadın öldürüldüğü 610 kadının cinsel tacize uğradığını devletin kendisine koruma için başvuran kadınların % 73 ünü koruyamadığı belirtilmektedir.-Habertürk-27 02 2012-)</p>
<p style="text-align: justify;">Her birisi ayrı ayrı bir Türkiye gerçeğini yansıtan ve çabucak unuttuğumuz, görmezden geldiğimiz, kanıksadığımız bu internet ortamında da kaybolup giden haberlere 8 Mart&#8217;a 10 gün kala 27 Şubat 2012 tarihinde yayınlanan “10 kişiden 1” i zorla evlendiriliyor “ başlıklı Sabah gazetesinde yayınlanan haberi de eklemek mümkündür. “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı&#8217;nın yaptığı araştırmaya göre Türkiye&#8217;de görücü usulü evliliklerin oranı yüzde 53.6 Katılımcıların yüzde 44.2’si görücü usulü ve kendi rızasıyla, yüzde 9.4’ü görücü usulü ve zorla evlendirildiğini söyledi” şeklinde yapılan bir araştırma sonucunun bilgilerine yer veren bu haber Türkiye’deki kadın ve erkek birlikteliği ile oluşan “aile” yapısını ve durumunu da bir ölçüde “resmi” olarak yansıtabilmektedir. Gene bu haberlere üç milyona yaklaşan İzol Aireti ile ilgili “Bizim aşirette boşanma olmaz” başlıklı 21.Kasım 2011 tarihli Sabah Gazetesinde yer alan bir söyleşi haberde özellikle eklenebilinir. Türkiye’nin bir başka gerçeğini yansıtan bu haberde ”Aşiret kültürü, kadın için &#8217;soylu&#8217; bir baskı demektir.”ve “Kadının çocuğu olmuyorsa, kocası için kız istemeye gider” başlıklı diğer bölümlerde de yer alan bilgiler birer Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan kadınların 2011 yılındaki konumlarını ve bu konudaki yaklaşımları da somutlaştırmaktadır. Özellikle böyle bir haberden sonraki tepkisizlik ve bunun sorgulanmaması yaşanan durumu kısaca özetlemektedir. Çünkü böyle bir durum sık sık dile getirilen “Türkiye’nin kendine ait koşulları vardır” söyleminin içinin doldurulmasından da öte bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir taraftan her 8 Mart&#8217;ta Dünya Kadınlar günü kutlanırken bir taraftan da böyle bir gerçeklerin yaşandığı bir ortamda Ayşe Paşalı&#8217;nın öldürülmesi ile başlayan bu yeni süreçte doğal olarak uygulamayı belirleyen 4320 sayılı “Ailenin Korunmasına Dair Kanun” da tartışılmaya başlanmıştır. Kanun yürürlülük ve yürütme dahil 4 maddeyi içermektedir.1998 den itibaren yürürlüktedir. 2007 yılında ise uluslararası sözleşmeleri bir ölçüde karşılamak için bazı değişiklikler de yapılmıştır. Gönüllü bir birlikteliğe dayalı sosyal bir birim olan “Aile”nin korunması başlıkta öne çıkarılmıştır. İşlevi ise aile bireylerinin “şiddete maruz” kalmaları durumunda korunmaları Türk Medeni Kanunun da öngörülen tedbirler üzerinde şekillenmiştir. Dolayısıyla ev içi şiddet “mağdur”u kadın ve çocuk dahil kişilerin/bireylerin bir şiddet mağduru olarak kamusal açıdan korunmaları “AİLE”nin korunması başlığı altında yürütülen bir yargısal hizmet olarak hedeflenmiştir. Yapılandırılmıştır. Ancak; başlığı ve işlevi arasında uyumsuzluğun yanı sıra hizmette yaşanan yapısal ve teknik sorunlar, yetersizlikler Ayşe Paşalı&#8217;nın öldürülmesinden sonra daha da fazla gündeme gelmiştir. TBMM de araştırma konusu da yapılmıştır. Çeşitli raporlar da düzenlenmiştir. Yaşanan sorun ile ilgili birçok bazı bilgiler bu arada tekrar tekrar değerlendirilmiştir. Bu arada bazı koruma talepleri ret edilenler veya işleme alınmayan kadınların öldürülmeleri aynı hızda devam etmiştir.(“Devletin koruyamayıp ölümün kucağına attığı kadınların hikayeleri” Habertürk-25 Şubat 2011)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Taslaklar</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1) 07Aralık 2010 tarihinde Ayşe Paşalı&#8217;nın öldürülmesinden sonra konunun kamuoyunda yoğun bir şekilde tartışıldığı ve çeşitli haberlerinde yayınlandığı sırada 6.Ocak.2011 tarihli Hürriyet gazetesinde “Koruma yasasına ‘Ayşe Paşalı’ ayarı” başlıklı bir haberde yayınlanmıştır.”Eski eş” eklemesi ile 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunu&#8217;nun kapsamını genişleten düzenlemelerinde yer aldığı bir tasarı taslağının Kadından sorumlu Devlet Bakanlığı tarafından hazırlandığını bu haberde belirtilmektedir. Bu habere göre Başbakanlığa gönderilen taslağın Ocak 2011 e kadar yetişeceği bilgisine de yer verilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu taslak ile ilgili değerlendirmeler ve tartışmalar yapılırken 8 Mart 2011 tarihinde TBMM de Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin ve 27 arkadaşı AKP gurubu adına 28 madde içeren 2-0886 sayı ile işleme alınan “Kadın ve Aile Bireylerinin Şiddetten Korunmasına Dair Kanun Teklifi”ni sunmuşlardır. CHP parti gurubu da 1.4.2011 tarihinde ayrıca “Kadını Şiddetten Koruma Kanunu Teklifi ”ni sunmuştur.(Bu teklif 1 Ekim 2011 tarihinde yeni dönem için yenilenmiştir.)</p>
<p style="text-align: justify;">12 Haziran 2011 tarihinde yapılan seçim sonrasında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı 633 sayılı Kanun Gücünde Kararname ile kurulmuştur. Seçim öncesi TBMM&#8217;ne teklifi sunan Milletvekili Fatma Şahin de bu yeni Bakanlığa Bakan olarak atanmıştır. Kanunun değiştirilmesi ile de ilgili yeni bir süreci başlatmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">2)Bu yeni süreçte Bakanlık olarak aynı başlık altında bir tasarı taslağı 17 Temmuz 2011 tarihinde Bakanlık web sayfası yayınlanmıştır. Elektronik kelepçe gibi medyada da gündeme gelen bazı küçük değişiklikler içeren bu Bakanlığın birinci tasarı taslağı görüş alınmak amacıyla da STK’lara gönderilmiştir. Bakan Fatma Şahin&#8217;in seçim öncesi verdiği teklifi ile birlikte partideki ve TBMM deki görevleri bağlamında kadın sorunları konusundaki bilgi ve deneyimi Bakanlıkça hazırlanan taslağın kamuoyunda tartışılmasında öne çıkmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu taslağın aslında yapısal sorunları çözmek yerine daha çok 4320 sayılı Kanununun uygulamasında öne çıkan yargısal hizmetlerdeki teknik sorunları bir ölçüde çözmeyi hedeflediği öngörülebilinir. Sorunun niteliği gereği örneğin şiddet mağduruna yönelik ihtiyaç duyulan danışma hizmetlerinin bile Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü çatısında yer alan “Denetimli Serbestlik ve Yardım Hizmetleri Merkezleri” üzerinden verilmesinin hedeflendiği de görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem felsefe hem yapısal hem de uygulama tekniği açısından tartışmalı bu taslağın tanıtılması ve değerlendirilmesi amacıyla 13 Eylül 2011 tarihinde Barolar Birliği, 19 Eylül 2011 tarihinde Sivil Toplum Kuruluşları, 21 Eylül 2011 tarihinde Sığınmaevlerinde çalışanlar, 22 Eylül 2011 tarihinde Aile Mahkemeleri Hakimleri ve 11 Ekim 2011 tarihinde muhalefet partilerinin kadın milletvekilleri ile değerlendirme toplantıları yapılmıştır. Bu açıdan hazırlanan taslakla ilgili tüm taraflarla görüşüldüğü ve bu görüşlerin değerlendirilmeye alındığı yönünde de bir algı oluşturulmuştur. Bu toplantılar bağlamında 222 Kadın derneği de ortak bir tasarı taslağını da hazırlayarak bakanlığa vermişlerdir. Özellikle Avrupa Konseyi dahil uluslararası sözleşmeleri de göz önüne alan bu “4320 sayılı Kadınlara Yönelik Her Türlü Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi, Şiddetle Mücadeleye Dair Kanunun Tasarısı Taslağı” kamuoyu ile de paylaşılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">3) 28 Ekim 2011 tarihinde ise Kadın Statüsü Genel Müdürlüğünün web sayfasında “ Kadın ve Aile Bireylerinin Şiddetten Korunmasına dair Kanun Tasarısı” Bakanlığın bu çalışmalarının bir sonucu olarak yayınlanmıştır.(Bakanlığın 2.taslağı)Beş bölümden ve yürütme, yürürlülük ile ilgili maddeleri dahil 26 maddeden oluşan bu taslakta öngörülen konsept/yapı bazı iyileştirmelere rağmen öncelikle gene yargısal bir hizmet şeklinde oluşturulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">4)Bu arada 24 Kasım 2011 tarihinde Avrupa Konseyinin 210 sayılı “Kadına yönelik şiddet ve bunlarla mücadeleye ilişkin Sözleşmesi” TBMM de kabul edilip onaylanmıştır. Bu konuda hem Hükümet hem de Parlamento olarakta bir siyasi İRADE ortaya konmuştur.11 Mayısı 2011 tarihinde İstanbul da imzalanması nedeni İstanbul Sözleşmesi olarakta adlandırılan bu sözleşme 29 Kasım 2011 tarihli Resmi Gazete de yayınlanmıştır. Yürürlüğe ve iç hukukun bir parçası olması Konseyde ki sürece bağlı olan bu sözleşmeye göre de “kadın” dahil “şiddet mağduru” olarak değerlendirilen hak sahiplerine yönelik kamusal hizmetler için olması gereken bir yapı, uygulama ve yükümlülükler getirmesi uygulamaya yeni bir boyut katmıştır.”Kadın”a yönelik ayrımcılık ile bağlantılı “Kadına şiddet” ile “Ev içi şiddet” ayrıştırılmıştır ve kavramsallaştırılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">11 Mayıs 2011 tarihinde bu sözleşme İstanbul&#8217;da imzalandığı zaman sözleşme ile ilgili görüşler basına da bu arada yansımıştır. Bu değerlendirmelerden biri de 12 Mayıs 2011 tarihli Radikal gazetesinde yayınlanan “Kadını koruyan imza” başlıklı haberdir. Sözleşmenin hazırlık çalışmalarında yer alan Pro.Dr.Ferdide Acar ile yapılan söyleşinin yer aldığı bu haberde İstanbul Sözleşmesi : “Sözleşme kadına yönelik temel dört ilkeyi kapsıyor. İngilizcede dört kelime de ‘P’ ile başladığı için ‘Dört P’ olarak anılan ilkeler şöyle: Önleme (prevention), yargılama (prosecution), koruma (protection) ve politika (policy). Acar, Bizim açımızdan en önemli konulardan biri de bu dördüncüsü. “Bütüncüllük Türkiye açısından en eksik boyut. Kadına yönelik şiddetin aslında bir kadın-erkek eşitsizliği olarak görülüp ona göre politikalar üretilmesi gerekir” diyor.” şeklinde değerlendirilmiştir..</p>
<p style="text-align: justify;">5)Özellikle sözleşmede öngörülen yapıdan ve sorunu çözmekten uzak olan bu 28 Ekim 2011 tarihli ikinci taslağın kapsamında öngörülenler Başbakanlıktaki süreçte de değişmiştir. Örneğin amaç ve kapsamda yer alan “yakın ilişki içinde” şeklinde ilişkinin çıkarıldığı gibi konular 28 Aralık 2011 tarihli haberlere de yansımıştır.(“Eski nişanlılar dahil”;Sabah 28.12.2011)5 Ocak 2012 tarihinde ise bu gibi konuların dışında muhtemelen diğer bakanlıkların görüşü ile de gene yeni bir tasarı taslağı Bakanlığın web sayfasında kamuoyu ile paylaşılmıştır.(Bakanlığın 3.Taslağı)Özellikle uygulamada sorunlar içeren ve sözleşmeye de aykırı bazı maddeler uygulamaya geçilmeden değiştirilmiştir. Fakat bu taslakta değişikliğe uğrayarak 31.Ocak 2012 tarihinde tekrar yenilenmiştir.(Bakanlığın 4.Taslağı)Bu sefer sözleşmenin tanımında yer alan tanımlamalara yer veren ve sözleşmeye uygun kavramları da içeren yeni taslak Başbakanlığa gönderilmiştir. Bir sene devam eden böyle bir serüvenin sonunda ise “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun Tasarısı” 24 Şubat 2012 tarihinde Başbakanlık tarafından TBMM ne yasalaşması amacıyla da gönderilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dolayısıyla 4320 sayılı “Aile”nin Korunmasına Dair Kanunun değiştirilmesini için Ocak 2011 den 24 Şubat 2012 tarihine kadar Devlet Bakanlığı tarafından bir tasarı taslağı; parti gurupları tarafından 2 teklif ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından 4 tasarı taslağı ve de sonunda Başbakanlık tarafından bir tasarı taslağının hazırlandığı görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">7)Bu taslakların ve tekliflerin hem sayı açısından bu şekilde fazla olması ve teknik uygulamaya yönelik içerik ve işlevdeki farklılaşmalar aslında bu konuya gösterilen yaklaşımı, bu yöndeki bir İRADEYİ ve bir politika oluşumunu da ortaya koymuştur. Türkiye&#8217; deki yoğun yaşanan bir sorunun teknik açıdan çözümü ve yöntemleştirilmesi ile de ilgili ayrı bir örnek olmuştur. Örneğin başlangıçtan sona doğru özellikle sosyal hizmet içerikli hizmetlerdeki yaklaşımda ve bunların yöntemleşmesinde öncelikle Adalet Bakanlığının tarafından verilmesi hedeflenen sosyal hizmet niteliğindeki hizmetlerin Bakanlık tarafından kendi görevi alanına girdiği noktasına gelinmiştir. Bu yönde mevcut Aile Danışma Merkezlerine paralel “Şiddet önleme ve izleme merkezi” şeklinde bir yapılanma öngörülmüştür. Şiddet mağduruna yönelik Avrupa Sosyal Şartı bağlamında da verilmesi gereken destek hizmetleri ile ilgili yapılan öngörüler bu açıdan teker teker değerlendirildiğinde bunların mevcut uygulamadan daha iyi öngörüler olduğu da ileri sürülebilinir. Buna itiraz konusu da dahil bazı yargısal hizmete yönelik öngörülerde eklenebilinir. Ancak, bunların yapısal sorunları ve mevcut uygulamanın yargısal/adli hizmet niteliğini değiştiremediği de görülebilinmektedir. Bu nedenden dolayı süreçteki taslakların ne şekilde oluşturulduğu, hangi yapıya ve teknik uygulamaya göre şekillendiği gibi konularında ayrı bir akademik bir çalışmada değerlendirilmesi bir ihtiyaç olarak ayrıca ortaya çıkmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Örnekler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">8)Bu konuda en somut örneklerden birisi en son olarak Başbakanlık tarafından yasalaşması amacıyla 24 Şubat 2012 tarihinde TBMM ne gönderilen tasarı taslağının başlığıdır. İçerik ve işlevi bir yana bırakılırsa “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun Tasarı” şeklinde yapılan adlandırmadır. Yansıtmadır. 1998 yılından beri uygulanmakta olan 4320 sayılı kanunun başlığında yer alan “Aile”nin korunmasını ve de kadına karşı şiddetin önlenmesini de özellikle ve öncelikle öne çıkarmaktadır. Korunanın “aile” kurumu olduğu, kadına karşı şiddetin önlenmesinin de bir işlev olarak benimsendiği uygulayıcılara, ihtiyaç/hak sahiplerine ve de kamuoyuna bir tercih olarakta yansıtılmaktadır. Bu şekilde olması gereken teknik bir uygulamanın yapılanmasını ve de işlevini farklılaştıran, yurtdışındaki genel uygulamadan ayrıştıran bu ortaya konan yaklaşım ve irade ile de hem Ocak 2011 deki taslak çalışmalarının başlangıcına dönülmüştür. Hem de 1998 yılındaki yaklaşıma dönüldüğünü öngörebilmek mümkündür.</p>
<p style="text-align: justify;">Başlıktaki bu yaklaşım; Başbakanlığa Bakanlık tarafından 31 Ocak 2012 tarihinde gönderilen” KADIN VE AİLE BİREYLERİNİN ŞİDDETTEN KORUNMASINA DAİR KANUN TASARISI”nda öne çıkarılan işlevi de önemli ölçüde farklılaşmaktadır. Bu taslak yapısal açıdan bazı sorunlar içerse de başlıktaki adlandırma açısında en azından “kadın”ın ve aile bireylerinin (ki dolayısıyla kişilerin/bireylerin) şiddetten hem can güvenliği hem de toplumsal koruma açısından “korunma”larını öne çıkarmaktadır. “Koruma” ile ilgili böyle bir hizmet ve yükümlülüğün içinde yer alan “ÖNLEMENİN” ise Başbakanlığın taslağında bu şekilde öne çıkarılmış olması dolayısıyla farklı bir tercihi, yaklaşımı ve bu yönde bir farklı iradenin varlığını da somutlaştırarak bir şekilde yansıtmaktadır. Şimdiye kadar yürütülen yargısal hizmette yaşanan sorunların devamı içinde bir zemin oluşturmaktadır. Bir ev içi şiddet olayında “Aile”nin korunmasının, ev içi şiddet suçu “mağdur”u olan kişinin korunmasından da daha öncelikli bir hedef olduğu öne çıkabilmektedir. Ayrıca, konunun Ceza Hukuku ile ilgili “fail-mağdur” ilişkisinde şimdiye kadar yaşanan sorunun devamına da bir ölçüde katkı sağlaya; bilmektedir. Yoğun bir şekilde yaşanan sorunun kısaca “birey” yerine “aile” içinde ve “aile”yi koruyacak şekilde çözümlenmesinin hedeflendiğini ve bu konudaki kamusal müdahale alanın daraltıldığı da görülebilinmektedir.”Birey”in can güvenliği ve toplumsal koruması ile “Aile”nin korunması ile ilgili bir kavram ve yaklaşım kargaşası da oluşabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">9)Ayrıca ortaya konan bu iradenin, yaklaşımın başta tanımlar olmak üzere doğal olarak taslağın başka bölümlerine de yansıtıldığı görülebilinmektedir. Örneğin Bakanlık taslağında uluslararası sözleşmelerinde Anayasa ve diğer yasalar ile birlikte esas alınacağının da yer aldığı temel ilkeler maddeden tümden çıkarılmıştır. Ayrıca İstanbul Sözleşmesinde yer alan “Ev içi şiddet”; ”Kadına yönelik şiddet”, ”Şiddet Mağduru” ve “Şiddet uygulayan” gibi tanımlarda çıkarılmıştır. Bu bağlamda en azında Bakanlık taslağında “şiddet mağduru” üzerinden şekillenen ve konumlandırılan uygulama farklılaştırılmıştır. Ev içi şiddetin “mağdur”u; uluslararası sözleşmedeki ilkeleri de karşılayan böyle bir konumlama yerine tanımı yapılmamış “korunan kişi veya birey” üzerinden konumlandırılmıştır. Bu şekilde uygulama aslında keyfiliğe ve oluşabilecek mağduriyetlere de daha açık bir hale getirilmiştir. Korunan Birey/kişi&#8217;nin böyle bir konumlanmayı ne zaman alacağı da belirsizleştirilmiştir. Bu konumlandırma dolayısıyla uygulayıcıların yaklaşımına terk edilmiştir. Bu şekilde kamusal bir hizmetin sorgulanması ve hak aranması da zorlaştırılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dolayısıyla; teknik açıdan henüz iç hukukun bir parçası olmamasına rağmen aslında hem Hükümetin siyasi bir iradesi, beyanı hem de TBMM&#8217;nin de bir iradesine dönüşen İstanbul Sözleşmesinde yer alan ilkelerinde bu şekilde değerlendirilmekten kaçınıldığı bir durum söz konusu olabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">10)İstanbul Sözleşmenin TBMM’de kabul edilmesiyle sözleşmeye yönelik böyle bir iradenin de var olmasına rağmen bunun Başbakanlık tarafından öngörülen tasarı da bu şekilde görmezden gelinmesi aslında hedeflenen uygulamayı da sözleşmenin yürürlüğe girmesinden ve iç hukukun bir parçası olmadan ayrışmasına etken olmaktadır. Sözleşmeyi, sözleşmede yer alan ilke ve yükümlülükleri de önemsizleştirmektedir. Bu yönde bir tercihin olması da doğal olabilir Fakat bu yönde bir tercihin oluşması bireyi/kişiyi dolayısıyla kadın ve çocuğu ön plana almayan bir yaklaşımı da yansıtabilmektedir. Taslakta kadın ve çocuk olmak üzere bireylerin şiddetten bir “mağdur” olarak korunmaları hedeflenmesi yerine “aile”nin korunması daha öncelik alabilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">11)Bu durum aynı zamanda İstanbul sözleşmesinin başlığının çevirisinde de görülmektedir. 24 Kasım 2011 tarihinde TBMM ne sunulan Avrupa Konseyinin “SEV 210” sayılı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin Türkçeye çevrilmiş metni kabul edilip onaylanmıştır.İngilizce orijinal metni ise “Europe Convention on preventing and combating violence against women and domestic violence CETS No.: 210” şeklindedir.TBMM de onaylanan Türkçe metinde ise görüleceği gibi “domestic violence” kelimeleri “ev içi şiddet” yerine “aile İçi şiddet” olarak çevrilmiştir. Böylece hem sözleşmenin içeriğinden ve işlevinden bir ayrışma oluşabilinmiştir. Hem de sözleşmenin daha bu aşamada hak kısıtlayıcı bir şekilde anlamının farklılaştırıldığı da öngörülebilinir.(www.sosyalhizmetuzmani.org.tr;Kadına ve ev içi şiddet ile ilgili İstanbul Sözleşmesinin çevirisinde hak kısıtlayıcı anlam farklılaşması/Nihat Tarımeri)</p>
<p style="text-align: justify;">Dolayısıyla hem sözleşmedeki ortaya çıkan bu durum ve Başbakanlığın taslağında “Aile”nin korunması kavramının öne çıkarılmış olması bu yönde ortak bir iradenin varlığını da öngörülebilinir kılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">12)Üstelik taslak çalışmaları sırasında yurtdışındaki uygulamaların değerlendirilmesi amacıyla yapılan gezilerde basına yansımıştır.Örneğin bir model olarak sık sık gündeme getirilen Avusturya&#8217;daki “ev içi şiddet” başlığında ele alınan uygulama Almanya&#8217;daki uygulamada olduğu gibi “Gewaltschuztgezetz/Şiddetten Koruma Kanunu” başlığı altında senelerden beri yürütülmektedir.. İsviçre&#8217;de ise “Opferschuzgezetz/Mağdur Koruma Kanunu”ile Bu yasal uygulamaların dayanağı ise 116 sayılı Avrupa Konseyinin 116 sayılı “ Şiddet suçu mağdurlarına Tazminat Ödenmesine İlişkin Sözleşmesine “ dayanmaktadır.(Ki bu sözleşme 1985 yılından beri TBMM de onaylamayı beklemektedir.)Bu bağlamda ev içi şiddet ile ilgili sorun teknik olarak şiddet suçu faili ve mağduru üzerinden şekillenirken toplumsal/kamusal koruma ise kamusal sosyal hizmetler üzerinden yürütülmektedir. Kamusal müdahale yetki ve görevleri ile yargısal hizmet boyutları da bu çerçevede yapılandırılmıştır. Dolayısıyla Ailenin Korunmasını bu şekilde ve bu işlevde öne çıkaran en azından Avrupa&#8217;da böyle bir örnekte bulunmamaktadır. Çünkü Ailenin toplumsal/kamusal açısından korunması başka yasal düzenlemeler ile yapılmaktadır. Bu nedenden dolayı bu amaçla yurt dışına yapılan geziler, boşa gitmiştir. Kamu kaynakları bu amaçla boşa da harcanmış olmaktadır. Ayrıca bu gezilerde can güvenliğinin sağlanması bağlamında idarenin bu görevinin emniyet birimleri tarafından yerine getirildiği ve de bu bağlamda şiddet failine yönelik kamusal müdahale olarak uzaklaştırma gibi tedbirlerinin uygulandığı ve de uygulamanın özelikle bir yargısal hizmet olarak verilmediği gibi hususlarında değerlendirilmediği taslakların geneline bakıldığında da görmek mümkündür.(Kısmen 5.Ocak 2012 tarihli taslak hariç)</p>
<p style="text-align: justify;">13)Öte yandan taslakta öngörülen Bakanlık bünyesinde öngörülen “Şiddet önleme ve İzleme Merkezleri” ile gene bakanlık bünyesinde yer alan “Aile Danışma Merkezleri” işlevleri ile de teknik bazı kargaşalar olmasına rağmen öngörülen bu merkezler için belirlenen 362 kadrodan 40’ının sosyolog olması öngörülürken bu kadroların arasında bir tane bile avukat veya hukukçunun yer almamış olması da taslağı tartışmalı kılmaktadır. Çünkü muhtemelen bir süre sonra İstanbul Sözleşmesi iç hukukun bir parçası olarak yürürlüğe girdiği takdirde ücretsiz bir hukuk danışmanlığı bu hizmetin bir parçası olacaktır. Ücretsiz Adli Yardım kapsamındaki avukatlık hizmetinden farklı olan bu hizmet aslında bu konuda hak aramanın en önemli bir aracıdır. Şayet bu yönde bir kadro oluşturulmadığı takdirde bu hizmetin nasıl verileceği gibi sorulara da yanıt aranmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">14)Bu bağlamda; bir seneden beri devam eden ve Temmuz 2011 den itibaren bu yönde yoğun tartışmaların yaşandığı süreç sonunda gelinilen bu noktada özellikle sözleşmeye dayalı olarak öneriler getiren STK’ların önerilerinin, çabalarının da boşa çıkarıldığı da görülebilinmektedir. Yapılan toplantıları da, görüş alışverişlerini de bir ölçüde şekilleştirmektedir. Değersizleştirebilmektedir. Ortaya konan “irade”nin de aslında olması gereken ortak bir aklın ürünü olmadığını da gösterebilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sonuç Ve Öneriler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Temel olarak bakıldığı zaman insanın özgürleşmesi ile kadının özgürleşmesi aynı şeydir. Kadına yönelik cinsiyet ayrımcılığı aslında insanın özgürleşmesini de engellemektedir. Yapanın özgürlüğünü yok etmektedir. Tarihi süreçte bunu göstermektedir. 8 Mart&#8217;ın bir Dünya Kadınlar Günün olmasına neden olan 1857 de yaşananlarda bu özgürleşme ile ilgili tarihi sürecin önemli bir parçasıdır. Çünkü bu özgürleşme ve de “dünyevileşme” çabası sadece yöneten güce değil aynı zamanda değerlere de karşı bir mücadelenin ve savaşın bir parçası olmuştur. Konuya bu açıdan da bakıldığı takdirde 24 Şubat 2012 tarihinde Başbakanlıkça TBMM ne yasalaşması amacıyla gönderilen taslak ile ortaya konulan irade; başlığı olmak üzere KADIN’ın özgürleşmesini engelleyebilecek niteliktedir. Uygulayıcılarında keyfiliklerine açıktır. Üstelik hem cinsiyet ayrımcılığına dayanan sorunu hem de ev içi şiddet kapsamında yaşanan sorunun çözebileceği umudunu da ver(e)memektedir. Belki bir süre çözer gibi bir algı oluşturulsa bile bu irade ile oluşturulan konseptin/yapının yetersizliği bir süre sonra görüleceği; cinayet sayıları azal(a)mayacağı için tartışmalar kısa bir süre sonra gene başlayabilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunların yaşanmaması için ise öncelik ortaya konan “irade”nin TBMM de yapılan görüşmelerde değişmesi gerekmektedir. Uygulama en azından TBMM’nin de bir iradesi olan İstanbul Sözleşmesine dayandırılmalıdır. Şiddet “Mağdur”u üzerinden şekillenmelidir.Onun her türlü güvenliği öncelikli olmalıdır.Şiddet suçu işleyenin yaptıkları yanına kar olarak kalmamalıdır.Kim dayak atarsa eyleminin olumsuz sonuçlarına da katlanmalıdır.Bu bağlamda Bakanlık taslağın da olduğu gibi sözleşmedeki ilkeler ve tanımlar tasarıya aynen taşınmalıdır.Örnek alınan Avusturya, Almanya ve İngiltere&#8217;de olduğu gibi idareye can güvenliğini sağlama yükümlülüğü bağlamında en fazla 20 güne kadar önleyici kamusal müdahale yetki ve görevi verilmelidir.Bu konuda örneğin Toplum Destekli Polis birimi üzerinden ilçe bazında yeni bir yapılanma oluşturulmalıdır.Medeni Hukuk kapsamındaki yargısal hizmetler de ayrışmalıdır.Sosyal Hizmetler ile ilgili hizmetler ise mevcut “Aile Danışma Merkezleri” üzerinden “Kadın Koruma Evleri” ile birlikte verilmelidir.Kısaca sürecin ve sorunun kimin tarafından yönetileceği ve sorumlusunun kimin olduğu net ve sorgulanabilinir olmalıdır.Bunun için ayrıca 4483 sayılı yasadaki koruma ayrıcılığı da tüm kamu görevlileri için kaldırılabilinmelidir.Böyle bir yapılanmanın hızlı bir şekilde oluşabilmesi içinde bu hizmete yönelik bir finans modeli de (gerekirse belli bir süre için bir fon) oluşturulmalıdır. Ama bunların olabilmesi ve 8 Mart.2013 tarihindeki Dünya Kadınlar Gününde Türkiye&#8217;deki kadınların daha özgür olabilmeleri içinde yeni ve farklı ortak bir “İrade” gerekmektedir ki asıl temel ve önemli sorunda budur.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;"><strong>Nihat Tarımeri / Sosyal Hizmet Uzmanı / ntarimeri@gmail.com /0543 769 29 49 / Urla, 29 Şubat2012</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Referans: </span><a href="http://www.sosyalhizmetuzmani.org/kadin_oldm.htm"><span style="color: #888888;">http://www.sosyalhizmetuzmani.org/kadin_oldm.htm</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Not: Bu çalışma İzmir Barosunun 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için hazırladığı özel bülten için yapılmıştır.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/kadinlarin-oldurulmemeleri-ve-korunmalari-icin-ortaya-koyulan-irade/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çocuk Koruma(Ma) Kanunu İle İlgili Antalya’dan Bir Örnek; Yeter Artık! Çocuklar Böyle Sevilmesin!!!</title>
		<link>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/cocuk-korumama-kanunu-ile-ilgili-antalya%e2%80%99dan-bir-ornek-yeter-artik-cocuklar-boyle-sevilmesin</link>
		<comments>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/cocuk-korumama-kanunu-ile-ilgili-antalya%e2%80%99dan-bir-ornek-yeter-artik-cocuklar-boyle-sevilmesin#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Feb 2012 14:06:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeki KARATAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://psikiyatriksosyalhizmet.com/?p=920</guid>
		<description><![CDATA[Antalya ‘da 12 yaşındaki kız çocuğunun sözleşme ile babası tarafından belli bir bedel karşılığı satılması ve cinsel istismarıyla ilgili iddia ve bu iddiaya yönelik süreçte yargı görevlileri dahil kamu görevlilerinin Çocuk Koruma Kanundan kaynaklı yükümlülükleri/görevleri konusunda bir görüş: 2.2.2011 tarihli yazılı ve görsel medyaya yansıyan haberlere göre 2006 yılında 12 yaşında olan E.Y.; babası Osman [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-921" title="bathrom2" src="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/wp-content/uploads/2012/02/bathrom2-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />Antalya ‘da 12 yaşındaki kız çocuğunun sözleşme ile babası tarafından belli bir bedel karşılığı satılması ve cinsel istismarıyla ilgili iddia ve bu iddiaya yönelik süreçte yargı görevlileri dahil kamu görevlilerinin Çocuk Koruma Kanundan kaynaklı yükümlülükleri/görevleri konusunda bir görüş: 2.2.2011 tarihli yazılı ve görsel medyaya yansıyan haberlere göre 2006 yılında 12 yaşında olan E.Y.; babası Osman Y.’nin yaptığı 12.2.2006 tarihli sözleşme ile 5 Milyar.TL karşılığı 54 yaşındaki Yusuf A.’ya satıldığı; sözleşmeyi yapan kişi tarafından tecavüz edildiği ve bu durumun kız çocuğunun öğretmeni tarafından öğrenilmesi sonucunda da bu iddiaya yönelik yargısal bir sürecin başladığı görülmektedir.(Habertürk 2.2.2012 tarihli “Kızımı 5 bin liraya sattım” ve 2.2.2012 tarihli Vatan gazetesinin “Utanç vesikası” başlıklı haberler)&#8230; 6 yıl süren bu yargı/adli sürecinin sonunda ise yargılamanın Antalya 1. Ağır Ceza Mahkemesinde başlandığı da haberlerden anlaşılmaktadır. Dava dosyasından yansıdığı öngörülebilecek bu bilgilere göre ise bu yargısal süreçte olay yeri Kemer ilçesi olduğu için Antalya Cumhuriyet Savcılığı, dosyayı Kemer Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiştir. Savcılığın hazırladığı soruşturma evrakı ile önce Kemer Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açılmıştır. Ancak, bu mahkemenin ‘yetkisizlik’ kararı vermesiyle dosya Antalya 4′üncü Asliye Ceza Mahkemesi’ne gelmiştir. Bu mahkemenin de ‘görevsizlik’ kararıyla davanın Antalya 1′inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandığı görülmektedir.<span id="more-920"></span></p>
<p style="text-align: justify;">12 yaşındaki E.Y’nin ise bu süreçte iddia edilen sözleşmeyi imzalayan babası ile Sivas’a döndüğü; yaşamına ve de eğitimine devam ettiği bilgileri de dava dosyasında yer alması gereken bahsi geçen sözleşme ile birlikte haberlere yansımaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">İnternet ortamında yayınlanan haberler dahil yazılı ve görsel medyaya yansıyan bu bilgiler bağlamında Mayıs 2006 yılında başlayan yargısal/adli sürecin özellikle ve öncelikle 12.2.2006 tarihli bu sözleşmeye ve cinsel istismar, tecavüz iddiasına dayalı bir yargısal/adli işleme yönelik olduğu; mahkemeler arasında bir yetki sorunun oluştuğu; bu sorunun ise uzun süre devam ettiği, 12 yaşındaki E.Y.’nin bu süreçte iddia edilen sözleşmenin tarafı olan babasının yanında kaldığı, yaşamını devam ettirdiği; babanın talimatla ifade verdiği; E.Y.’ye de dava ile ilgili tebligatların yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu konunun basına yansıyıp gündeme gelmesinden sonra ise kısa bir süre önce 18 yaşına giren E.Y. yaşadığı Sivas’ta basın ve Aile ve Politikalar Bakanlığı tarafından bulunmuştur. E.Y. babası ile birlikte geldiği İstanbul’da basına da birlikte açıklamalarda bulunarak cinsel taciz ve tecavüz olayını doğrularken babasının para karşılığı bir sözleşme yapmadığı yönünde de açıklamada bulunmuştur. (Not:1)</p>
<p style="text-align: justify;">Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı dahil bu konuyla ilgili kamu ve STK yetkilileri de açıklamalarda bulunulurken tartışmalarda mahkemeler arası yetki sorununa dayalı yargısal sürecin uzun sürmesiyle birlikte sözleşme ile satış ve tecavüz konusunun öncelikle öne çıkarıldığı görülmektedir. Fakat bu arada 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ve bu kanunda yer alan “Kuruma başvuru” ile ilgili konunun özüyle ilgili bu temel boyut ve bu yöndeki görevin, yükümlülüğün ne ölçüde yerine getirilmesi konusunun değerlendirilmediği görülmektedir. Gene bu konu alışılmış olduğu gibi ele alınmamaktadır. 2006 yılından beri E.Y.’nin iddia edilen bu sözleşmenin bir tarafı olan babası dahil ailesi ile birlikte nasıl yaşamını devam ettirebildiği husus ve buna zemin oluşturan çocukların kamusal ve yasal olarak korunması ile ilgili konunun diğer bir boyutu ve niteliği ise nedense pek sorgulanmamaktadır. Sanki böyle bir yasal düzenleme yokmuşçasına.</p>
<p style="text-align: justify;">Dolayısıyla; bu konunun da medya deyimiyle kısa bir süre “köpürtül”mesinden, “tepinil”mesinden ve de birçok STK’nın her zaman yaptığı açıklamalarından sonra diğer buna benzer haberlerde olduğu gibi bir başka “E.Y.”lerin gündeme gelmesine kadar unutulacağını öngörmek hiçte zor değildir. Yağmur gibi yağan bazı “timsahların gözyaşları” ise Hüseyin Üzmez olayındaki N.Ç veya en son Mardinli N.Ç olaylarında olduğu gibi yağdıktan ve gürledikten sonra gene bir süre sonra durulacaktır. Çocuklar ve gençlerin gene bilinen sevgi dolu koruma(ma)larına aynen devam edilirken, çocuk ve gençler “çocuk” ve “genç” oldukları için pişman edilecektir. B.M. Çocuk Hakları Sözleşmesi dahil çağdaş uygulamalar ve yükümlülükler ise “Türkiye’nin kendine ait koşulları vardır”, “Rasyonel olmak lazım.”veya “Zihniyet değişmelidir” gibi her zaman duyulan söylemler ile de engellenmeye devam edilecektir. Almanya veya İsviçre gibi ülkelerde bir asırdan beri devam eden uygulamaların Türkiye’de yaşayan çocuk ve gençlere uygun görülmemesine yönelik çeşitli bahaneler de yaratılacaktır. Kutsanan kavram ve uygulama kargaşalarına aynen devam edilecektir. Kamunun ve görevlilerinin bu konudaki görev ve yükümlülükleri de gene alışılmış olduğu gibi başkalarına üzerine atılarak “Eğitim lazım” söylemleri ile de perdelenebilinecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">HALBUKİ; 15 Temmuz 2005 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanıp halen yürürlükte olan Çocuk Koruma Kanunu’nun 6 ıncı maddesi “ Adlî ve idarî merciler, kolluk görevlileri, sağlık ve eğitim kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, korunma ihtiyacı olan çocuğu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna bildirmekle yükümlüdür. Çocuk ile çocuğun bakımından sorumlu kimseler çocuğun korunma altına alınması amacıyla Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna başvurabilir. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu kendisine bildirilen olaylarla ilgili olarak gerekli araştırmayı derhâl yapar.” şeklinde yükümlülük içeren bir düzenlenme yer almaktadır. Bu düzenleme, 3.6.2011 tarihinde yayınlanan 633 sayılı kanun hükmündeki kararname ile kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile ilgili yapılan düzenlemelerde de aynen korunmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuğun toplumsal ve kamusal olarak korunması ile ilgili böyle bir düzenlemeye göre ise 2006 yılından 2012 yılına kadar geçen yargısal süreçte Antalya ve Kemer’de sürece dahil olan adli ve idari mercide görev yapan kolluk görevlileriyle soruşturma ve kovuşturma sürecinde yer alan savcı ve hakimlerin de E.Y. ile ilgili bu madde de yer alan bildirim yükümlülüğünün yerine getirilip getirmediği hususu bu konunun değerlendirilmesi gereken önemli bir noktasını oluşturmaktadır. Çünkü dava dosyasından medyaya yansıdığı kadarıyla ortada E.Y ile ilgili 12.2.2006 tarihli bir satış sözleşmenin varlığı söz konusudur. Bu bilgi/delil çerçevesinde bir adli sürecin başlatıldığı öngörülebilinir. E.Y’nin babasının ise bu sözleşme bağlamında düzenlenen iddianame ile kovuşturma sürecinde “sanık” sıfatıyla yer aldığı da öngörülebilinir. Bu öngörü bağlamında ise iddianameye konu olan bu “satış” içerikli sözleşmenin taraflarından biride E.Y.’nin babası olmalıdır. Ancak böyle bir nitelikteki sözleşmenin varlığına rağmen o zaman 12 yaşında olan ve sözleşmenin de “mağdur”u olan E.Y.’nin babasının yanında kalmasının ilgililerce de bir sorun oluşturmadığı görülmektedir. Böyle bir durumu yaşayan mağdur E.Y.’nin Çocuk Koruma Kanunu kapsamında korunması gerektiği husususun ise bu süreçlerde değerlendirilmeye alınmadığı ve de E.Y.’nin “mağdur”, babanın “sanık”, muhtemelen annenin de “şikayetçi” konumu ile 2012 yılına kadar birlikte yaşamaları sağlanmıştır. Bu şekilde de her açıdan “Adil” bir ortamda oluşmamıştır. Ayrıca, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 234/2 inci maddesi gereği E.Y.ye istemi olmadan bir “vekil”inde atanması gerekliliği bağlamında bu süreçte adli/yargısal bir görev olarak en azından bu kanun kapsamında atanmış bir vekilinde yer alması gerekmektedir. Şayet, Çocuk Koruma Kanun’unda yer alan bu görev ve yükümlülük süreçte yer alan “vekil” dahil adli ve idari kamu görevlilerince göz önüne alınmış olsaydı belki de E.Y. bugün iddianamede “sanık” konumunda olan babasının ve ailesinin yanında ol(a)mayacaktı.Belki de hemen hukuki bir temsilci olarak bir kayyum veya vasi atanabilecekti. Yargısal süreç ise başta bir şekilde, başka bir ortamda gelişebilecekti.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yükümlülük Neden Yerine Getirilmedi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocukların korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasına ilişkin usûl ve esasları düzenleyen (mad.1) Çocuk Koruma Kanununun “Koruyucu ve Destekleyici Tedbirler” ile ilgili 5 inci maddesinde yer alan 3üncü fıkrasında “Tehlike altında bulunmadığının tespiti ya da tehlike altında bulunmakla birlikte veli veya vasisinin ya da bakım ve gözetiminden sorumlu kimsenin desteklenmesi suretiyle tehlikenin bertaraf edileceğinin anlaşılması hâlinde; çocuk, bu kişilere teslim edilir. Bu fıkranın uygulanmasında, çocuk hakkında birinci fıkrada belirtilen tedbirlerden birisine de karar verilebilir.” şeklinde de mağdur çocukların teslimini de içeren bir düzenleme bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yasa koyucu bu düzenleme ile “mağdur” çocuklarında tehlike bertaraf edileceğinin anlaşılması koşulu ile bu “kişi”lere teslim edileceğini hükme bağlamışken E.Y.’nin bu hükme aykırı bir şekilde de babasına teslim edildiğini de öngörebilmek mümkündür.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan çocukların haklarının korunması bağlamında “Temel İlkeler”in belirtildiği kanunun 4 üncü maddesinde “çocuğun yaşama, gelişme, korunma ve katılım haklarının güvence altına alınması (mad 4/1-a)”; “çocuğun yarar ve esenliğinin gözetilmesi (mad 4/1-b)” ve “ insan haklarına dayalı, adil, etkili ve süratli bir usûl izlenmesi (mad.4/1/f)” ilkelerinin de uygulayıcılar tarafından gözetileceği hükme bağlanmıştır. Ancak haberlere yansıyan bilgilere göre yetkili mahkemenin belirlenmesi ile ilgili uzun süreç olmak üzere bir “mağdur” olarak süreçte yer alan E.Y.’nin yaşam ve korunma haklarının ve de yarar ve esenliğinin bu süreçte gözetilmediği de açıkça öngörülebilinir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dolayısıyla; kısa bir süre önce 18 yaşına giren E.Y.’nin 2006 yılında 12 yaşındayken yaşadıkları Çocuk Koruma Kanunu’ açısından da birlikte değerlendirildiğinde konunun sadece Türk Ceza Kanunu bağlamında satış sözleşmesi ve cinsel istismar ile ilgili bir boyunun olmadığı, çocukların toplumsal ve kamusal açıdan korunması ile bir ilgili sosyal hizmetler içerikli bir boyutunun olduğu da açıktır. Bu bağlamda oluşan görev ve yükümlülüğün süreçte yer alan kamu görevlilerince yerine getirmesi ile ilgili de oldukça önemli bir boyut bulunmaktadır. Şayet bu görev ve yükümlülük vekil dahil tüm ilgililerce E.Y. 18 yaşına girene kadar yerine getirilmiş olsaydı, o zaman da bu konuda SHÇEK tarafından verilmesi gereken idari hizmet ve niteliğin sorgulanmasını gerektiren yeni bir boyut oluşabilecekti. Ancak, medyaya yansıyan bilgilere göre konunun SHÇEK ile ilgili boyutuna taşınmadığı, hatta bu süreçte E.Y.’ye vasi bile atanmadığı görülmektedir. Böyle bir görüntü ise başta ÇKK’nu ilgili bu yöndeki görev ve yükümlülüklerin yerine getirilip getirmediği konusunu ve de babanın velayeti ile ilgili durum ve konumunun bu açıdan da değerlendirilmesini öncelikli kılmaktadır. Halen yürürlükte bulunan ve tüm ilgililerce de uygulanması gereken Çocuk Koruma Kanunu kapsamında sorgulanması ve değerlendirmesi gereken bu durum; sadece “Medeni/Yurttaşlık Hukuku” boyutu ile ilgili de bir boyut değildir. Mağdurun korunması bağlamında Ceza Hukuku ile de ilişkili de bir boyutu ayrıca içermektedir. Bu bağlamda süreçte yer alan kamu görevlilerinin bu ihbar yükümlülüklerinin yerine getirip getirmedikleri ile bağlantılı olarak konunun 5237 sayılı TCK’nun hem 98 inci hem de 279 uncu maddelerindeki düzenlemeleri açısından da ayrıca sorgulanmasını gerektiren bir durumu da ortaya çıkabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kanun Böyle Olursa, Yaklaşım Böyle Olursa, Uygulamada Böyle Olur!</strong></p>
<p style="text-align: justify;">E.Y.’nin 12 yaşında yaşadıkları ve diğer E.Y.’lerin yaşadıkları ve yaşayacakları bu Çocuk Koruma Kanununu bağlamında çocuk ve gençlerin toplumsal/kamusal açıdan korunmaları ile ilgili yaşanan sorunlar sadece sorunun kendinden kaynaklı bir sorun değildir. Bu sorun aynı zamanda Çocuk Koruma Kanununun yapılış şeklinden ve bu yönde gösterilen yaklaşımdan da kaynaklanan yapısal bir sorundur. Sorunu çözmesi gerekenlerinde sorunun bir parçası olduğu ayrıca öngörülebilinir. Bu sorun aynı zamanda dinsel bir değer olan “hayırseverliğin” dünyevileşmesine bağlı olarak sosyal hizmetlere bakış açısından da kaynaklanan temel bir sorunun ürünüdür. Çünkü Çocuk Koruma Kanunu başlıklı kanun sadece 18 yaşına kadar olan çocuk ve gençlerin toplumsal açıdan korumak ile ilgili yasal düzenlemeleri içermemektedir. Kanun asıl suça yönelen çocuk ve gençlere yönelik yargısal hizmetlere yöneliktir. Başlıkta yer alan “koruma” ile işlev ve içerik aynı değildir.Yanıltıcıdır. Koruma ile ilgili maddeler 50 maddelik kanunda sadece 15 maddedir. Geriye kalan maddeler ise Türk Ceza Kanunu’nun “küçüklük” ile ilgili 31. maddesinin uygulamasına yöneliktir. Bu kanun ile çocuk mahkemelerin yanı sıra çocuk ağır ceza mahkemelerinin kurulmasına yönelik düzenlemelerde öngörülmüştür. Dünyada çocuk ve gençlere cezalardan “AĞIR”ını vereceğini bu şekilde öngören ve yapılandıran başka bir uygulama olmaması nedeniyle de kanun bu açıdan kendine özgün bir özellikte kazanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Halbuki çocuk ve gençlerin doğadan da gelen gelişim özelliklerine bağlı olarak yaşadıkları yaşam sürecinde her hangi bir suça yönelmeleri durumunda uluslararası ilkelerle de şekillenen genel yargılama sistemindeki temel yaklaşım, onları yetişkinlere yönelik uygulamadan ayrıştırmaktadır. Onları özel kılmaktadır. Genel ceza uygulamalarının dışına çıkarmayı da hedeflemektedir. Bu nedenden dolayı, böyle bir durumda çocukların ve gençlerin “Medeni/Yurttaşlık Hukuk” temelinde sosyal hizmetleri de içeren toplumsal/kamusal açıdan korunup kollanmalarına yönelik hizmetler ve kurumsal yapısı ayrı ve farklıdır. “Çocuk/Gençlik Ceza Hukuku” olarak ayrıca ele alınan “Ceza Hukuk”u ile ilgili yargısal hizmetler ve yapılanmada ayrı ve farklı hizmetlerdir. Bu ayrışmada, çocuk ve gençlerin yetişkinlerden farklılığı da göz önüne alınarak uygulamanın “ceza” yerine “çocuk / genç” odaklı yapılandırılması da önemli bir etkendir. Bu nedenden dolayı da, çocuk ve gençlerin korunması ve ceza yargılaması ile ilgili her iki konu ve farklı boyut “Anglosakson(Commen Law) Hukuk”undan farklı özellikler içeren “Roma Hukuk”u felsefesini benimseyen uygulamalarda olduğu gibi bir yapılandırılmayı da ayrıca gerekli kılmaktadır. Felsefe ve yapısal açıdan oluşan bu gereklilik, Roma Hukuku temeline dayalı “Türk Medeni Kanun”unun 1926 yılında İsviçre Yurttaşlar Kanun’un(ZGB) dan uyarlanması nedeniyle de ayrıca önemlidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu gereklilikler; tarihsel sürece bağlı olarak topluluk kardeşliğine de dayalı “hayırseverliğin” “Medeni/Yurttaşlık Hukuk” bağlamında dünyevileşmesine de dayanmaktadır. Çocuk ve gençlerin toplumsal/kamusal açıdan korunup kollanmalarına yönelik sosyal hizmetlerinde gerektiğinde aileye müdahale yetkisini de içeren teknik bir “idari” hizmet olarak verilmesini de öne çıkarmaktadır. “Medeni/Yurttaşlık Hukuk”unda yer alan “vesayet” uygulamasının “kamusal vesayet” ile ilgili bir parçası olarakta bu hukuk felsefesi açısından da kavramsallaşmış ve kurumsallaşmış bir uygulamadır. Bu uygulamadaki velayet gibi konular ile ilgili yargısal yetki ve hizmetler ise farklı farklıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yetki ve sorumluluklar ve de yapılanmaya bağlı olarak “idari” ve “yargısal/adli” hizmetler açısından teknik ve uygulamaya yönelik ayrılık ve farklılıklarda uygulamaları belirlemektedir. Türkiye’de ise bu yöndeki uygulamanın, uyarlanan ülkedeki modelden ve de felsefesinden oldukça farklı olarak yapılandırıldığı da bu açıdan öngörülebilinir. Bu öngörü bağlamında, öncelikle müdahale yetkisini içeren bu hizmetin teknik bir “idari” hizmet olarak uygulanması ve yapılanması yerine öncelikle yargısal bir hizmet olarak öne çıkarılması nedeniyle de nerdeyse bir ASIRDAN beri İsviçre’de ve bu ülkeye benzer uygulamaya sahip Almanya’da ki uygulamadan da model ve yaklaşım açısından farklılaşmaktadır. Öte yandan 1983 yılından 2011 sonuna kadar bu yöndeki kamusal hizmette uygulayıcı bir birim olarak öne çıkan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) daha çok bakım ve barınma odaklı hizmet verirken uygulamanın temelini oluşturan kamusal müdahale yetkisinin idare tarafından kullanılması yönündeki gereklilik ile ilgili boyutun görmezden gelindiği de görülmektedir. Bu konuda örneğin 1942 yılında Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan “Adliye Ceridesi “de yayınlanan Prof. Dr. Fikret Arık’ın bu konuda makalesinin ise şimdiye kadar değerlendirilip yorumlanmadığı da görülmekte olup uygulamanın bir yargısal hizmet olarak verilmek istendiği görülebilinmektedir.(Not:2)</p>
<p style="text-align: justify;">İhtiyaç duyulan teknik hizmetlerin uygun araçlar ile verilmesi temel bir gerekliliktir. Çocuk ve gençlerin toplumsal ve kamusal açıdan korunup kollanmasına yönelik idare ve idarenin bu konudaki kurumsal birimleri üzerinden verilmesi gereken müdahale yetkisini de içeren sosyal hizmet içerikli teknik bir hizmetin farklı bir hizmet ve birimler üzerinden verilmesi içinde ortaya bir “irade” ve yaklaşım konmalıdır. Ancak, şimdiye kadar bu konuda ortaya konan irade ve yaklaşımın yaşanan bu sorunların temelini oluşturduğu rahatlıkla öngörülebilinir. Bunda toplumsal olarak ailelerin çocuklarını kendi bildikleri ve istedikleri gibi yetiştirmek istemeleri ve buna kimsenin karışmaya hakkı olmadığı şeklinde gösterdikleri yaklaşım önemli bir etkendir. Bu yaklaşım uygulamayı da belirleyebilmektedir. Ailelerin ve devletlerin çocuğun bakım ve yetiştirilmelerinden sorumlu olmaları gibi Medeni Hukuk dahil B.M. Çocuk Hakları Sözleşmesinde yer alan evrensel değerlerinde genel olarak benimsenmemesi, içselleştirilmemesi de bu açıdan önemli diğer bir etkeni oluşturmaktadır. Önemli başka bir etken ise çocuk ve gençler dahil tüm bireylerin toplumsal/kamusal açıdan korunup kollanması ile ilgili Sosyal Hizmetlere yönelik gösterilen yaklaşımdır. Topluluk kardeşliğine de dayalı “hayırseverlik” yaklaşımın tarihsel sürece bağlı olarak “hak” odaklı bir sosyal hizmetler uygulamasına hala dönüşememesi, bu hizmetin bir güvenlik, sağlık, eğitim gibi teknik bir idari hizmet ve yükümlülük olarak görülememesi ve de hizmet ihtiyacı duyan bireylerinde hala bir “hak” sahibi olarak yorumlanmaması da bu yönde temel bir etken olabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu etkenler bağlamında da; çocuk ve gençlerin toplumsal ve kamusal açıdan korunmasında felsefe ve yaklaşıma dayalı temel yapısal sorunlar uygulamayı belirlemektedir. E.Y ve E.Y.’lerin kamu hizmetinde yaşayabildikleri keyfi uygulamalardan korunabilmeleri içinde öncelikle bu yapısal sorunların çözümlenmelidir. Bakanlığın yeni kurulması ve bu yönde yeni bir yapılanma içinde olması bu konuda önemli bir şanstır. Ancak Bakanlığın adlandırılmasında “sosyal hizmetler” yerine “ sosyal politikalar” gibi bir hizmete yönelik olmayan soyut bir kavramın öne çıkarılması ve bu yönde gösterilen tercih bu şansında bir ölçüde yok olmasına neden olabilmektedir. Ayrıca bu konuda oluşan bilimsel kurulun yapısı da mevcut kavram kargaşası ve yaklaşımın aynen devam edebileceği yönünde bir endişeye neden olabilmektedir.(Not:3)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sonuç</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıdaki nedenlerden dolayı başta Çocuk Koruma Kanunu ile devam ettirilen yapısal sorunlardaki felsefe ve uygulamalara yönelik kavram kargaşalarını oluşturan “irade” ve yaklaşıma yönelik şimdiye kadar var olan inat ve direncin öncelikle ortadan kalkması gereklidir. Bu bağlamda yeni Bakanlık yapılanması kapsamında müdahale yetkisini de içeren “Çocuk ve Gençlik Koruma Hizmetleri” başlığında yeni bir “idari” yapılanmaya gidilmelidir. Çocuk ve gençlerin korunup kollanmasına yönelik çerçeve bir “Çocuk ve Gençlik Koruma Kanunu” ve bu yönde idari bir görev ve kurumsal yapı oluşturulmadır. Ceza Hukuku ile ilgili boyut ise “Gençlik Ceza Kanunu ” başlığında Çocuk Ağır Ceza Mahkemeleri olmadan ve “çocuk/genç”leri odak alan yeni bir yapılanma çerçevesinde oluşturulmalıdır. Çocuk ve gençlerin hırpalanmalarına, mağdur edilmelerine son verilmelidir. Bu süreçte; özellikle kamusal görev ve hizmet açısından hem Çocuk Koruma Kanun’una, hem de sözleşmeye aykırı uygulamalar engellenmelidir. Görevin yerine getirilmesine bağlı E.Y.’nin sürecinde yaşanan yasaya aykırılıklara yönelikte ayrımcılık gözetilmeden gerekli müdahalelerde yapılabilinmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sorunlar içeren bu uygulamaya da ARTIK YETER denmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Nihat Tarımeri / Sosyal Hizmet Uzmanı / 9 Şubat 2012, Urla</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Notlar</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1)Medyada yer alan haber başlıklarından bazıları:</p>
<p style="text-align: justify;">“Boş kağıt imzalatmıştı tehdit etti”-Akşam-4.2.2012</p>
<p style="text-align: justify;">“O adam en ağır cezayı alsın”-Sabah-4.2.2012</p>
<p style="text-align: justify;">“Çocuğunu satmak öyle kolay mı?”-Radikal-4.2.2012</p>
<p style="text-align: justify;">“Her zaman iyiler kazanmıyor.”-Ayşe Arman/Hürriyet-6.2.2012</p>
<p style="text-align: justify;">“Bakan Şahin E.Y. için konuştu”-Hürriyet-7.2.2012</p>
<p style="text-align: justify;">“Her kızını satana ev”-Cengiz Semerci/Hürriyet-8.2.2012</p>
<p style="text-align: justify;">2)Çocuk Korma(ma)Kanunu/Nihat Tarımeri,Sabev Yayınevi-2007, sayfa. 59-65</p>
<p style="text-align: justify;">3)“Çocuk istismarına karşı uzman kurul”-Sabah.2.12.2012</p>
<p style="text-align: justify;">4)Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yetkililerce de yürütülen yeni süreçte Çocuk Koruma Kanununun 6 ıncı maddesinde belirtilen yükümlülülükte ilgili durumda bu kapsamda değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır. Bu konudaki bir eksiklik yapılan çalışmayı ayrıca tartışmalı yapabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.idealsosyalhizmet.com/">www.idealsosyalhizmet.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/cocuk-korumama-kanunu-ile-ilgili-antalya%e2%80%99dan-bir-ornek-yeter-artik-cocuklar-boyle-sevilmesin/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kadına Yönelik Ve Ev İçi Şiddet İle İlgili “İstanbul” Sözleşmesinin Çevirisinde Hak Kısıtlayıcı Anlam Farklılaşması</title>
		<link>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/kadina-yonelik-ve-ev-ici-siddet-ile-ilgili-%e2%80%9cistanbul%e2%80%9d-sozlesmesinin-cevirisinde-hak-kisitlayici-anlam-farklilasmasi</link>
		<comments>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/kadina-yonelik-ve-ev-ici-siddet-ile-ilgili-%e2%80%9cistanbul%e2%80%9d-sozlesmesinin-cevirisinde-hak-kisitlayici-anlam-farklilasmasi#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 07:10:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeki KARATAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aile Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://psikiyatriksosyalhizmet.com/?p=917</guid>
		<description><![CDATA[Bilindiği gibi 24 Kasım 2011 tarihinde TBMM’ne sunulan Avrupa Konseyinin “SEV 210” sayılı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin Türkçeye çevrilmiş metni kabul edilip onaylanmıştır. Bu metne dayalı olarakta hem Hükümet hem de Parlamento olarakta bir siyasi İRADE ortaya konmuştur. 11 Mayısı 2011 tarihinde İstanbul’da imzalanması [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-918" title="aile_2" src="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/wp-content/uploads/2012/01/aile_2-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />Bilindiği gibi 24 Kasım 2011 tarihinde TBMM’ne sunulan Avrupa Konseyinin “SEV 210” sayılı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin Türkçeye çevrilmiş metni kabul edilip onaylanmıştır. Bu metne dayalı olarakta hem Hükümet hem de Parlamento olarakta bir siyasi İRADE ortaya konmuştur. 11 Mayısı 2011 tarihinde İstanbul’da imzalanması nedeni İstanbul Sözleşmesi olarakta adlandırılan bu sözleşmeyi onaylayan 6251 sayılı kanun 29 Kasım 2011 tarihli Resmi Gazetede yayınlanmıştır. İç hukukun bir parçası olabilmesi için gerekli olan yürürlülük ile ilgili süreç ise halen devam etmektedir.<span id="more-917"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Kanun ile onaylanan hem kadın hakları ve ayrımcılığı hem de ev içi şiddet mağdurlarına yönelik kanun ile onaylanan bu sözleşmenin Türkçe metninin Tanımlar ile ilgili 3 üncü maddesi ise şu şekildedir:</p>
<p style="text-align: justify;">“İş bu sözleşmenin amacı bakımından;</p>
<p style="text-align: justify;">a) “Kadına şiddet”, bir insan hakları ihlali ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimi olarak anlaşılmaktadır ve ister kamusal ister özel alanda meydana gelsin kadına fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayalı her türlü eylem ve bu eylemlerde tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir.”;</p>
<p style="text-align: justify;">b) “Aile içi şiddet”: Aile içerisinde veya hanede, mağdur faille aynı evi paylaşsa da paylaşmasa da eski veya şimdiki eşler veya partnerler arasında meydana gelen her türlü fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemi anlamına gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">c) “Toplumsal cinsiyet”, kadın ve erkek için toplum tarafından uygun görülen ve sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar, eylemler ve nitelikler anlamına gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">d) “Kadına yönelik toplumsal şiddete dayalı şiddet” kadına kadın olmasından dolayı uygulanan ve kadınları aşırı biçimde etkileyen şiddet anlamına gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">c) “Toplumsal cinsiyet”, kadın ve erkek için toplum tarafından uygun görülen ve sosyal olarak inşa edilen</p>
<p style="text-align: justify;">e) “Mağdur”, a ve b bentlerinde belirtilen davranışlara maruz kalan gerçek kişi anlamına gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">g)“Kadın” kelimesi18 yaşın altındaki kız çocuklarını da kapsar” denilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa Konseyinin internet ortamındaki www.avrupakonseyi.org.tr adresinde yer alan Türkiye sayfasında da okunduğu kadarıyla “T.C .Başbakanlık Kanun ve Kararlar Genel Müdürlüğü” ve “T.C.Dışişleri Avrupa Konsey” mühürlü aynı başlık altındaki Türkçe metin yayınlanmaktadır. Gene internette yer alan www.coe.int adresinden ulaşılan İngilizce, Almanca ve Fransızca dillerinde de ayrı ayrı  yayınlanan “Counsil of Europa/Europarat/Conseil de I&#8217;Europa” sayfasındaki antlaşmalar ile ilgili “Treaty Office/Vertragsbüro /Bureau des Traites” bölümde yer alan İngilizce orijinal metni ise “Europe Convention on preventing and combating violence against women and domestic violence CETS No: 210” şeklindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Web sayfasında “word” formatında bulunan bu metnin tanımlar ile ilgili 3 üncü maddesi ise aynen şu şekildedir.</p>
<p style="text-align: justify;">“Article 3 – Definition</p>
<p style="text-align: justify;">For the purpose of this Convention:</p>
<p style="text-align: justify;">a. “violence gainst women” is understood as a violation of human rights and a form of discrimination against women and shall mean all acts of gender-based violence that result in, or are likely to result in, physical, sexual, psychological or economic harm or suffering to women, including threats of such acts, coercion or arbitrary deprivation of liberty, whether occurring in public or in private life;</p>
<p style="text-align: justify;">b. “domestic violence” shall mean all acts of physical, sexual, psychological or economic violence that occur within the family or domestic unit or between former or current spouses or partners, whether or not the perpetrator shares or has shared the same residence with the victim;</p>
<p style="text-align: justify;">c. “gender” shall mean the socially constructed roles, behaviours, activities and attributes that a given society considers appropriate for women and men;</p>
<p style="text-align: justify;">d. “gender-based violence against women” shall mean violence that is directed against a woman because she is a woman or that affects women disproportionately;</p>
<p style="text-align: justify;">e. “victim” shall mean any natural person who is subject to the conduct specified in points a and b;</p>
<p style="text-align: justify;">f. “women” includes girls under the age of 18.”Sözleşmenin Almanca metni ise “Übereinkommen des Europarats zur Verhütung und Bekämpfung von Gewalt gegen Frauen und häuslicher Gewalt” şeklinde olup tanımlar ile ilgili 3 ünco madde ise şu şekildedir.</p>
<p style="text-align: justify;">“Artikel 3 &#8211; Begriffsbestimmungen</p>
<p style="text-align: justify;">Im Sinne dieses Übereinkommens</p>
<p style="text-align: justify;">a wird der Begriff „Gewalt gegen Frauen“ als eine Menschenrechtsverletzung und eine Form der Diskriminierung der Frau verstanden und bezeichnet alle Handlungen geschlechtsspezifischer Gewalt, die zu körperlichen, sexuellen, psychischen oder wirtschaftlichen Schäden oder Leiden bei Frauen führen oder führen können, einschließlich der Androhung solcher Handlungen, der Nötigung oder der willkürlichen Freiheitsentziehung, sei es im öffentlichen oder privaten Leben;</p>
<p style="text-align: justify;">b bezeichnet der Begriff „häusliche Gewalt “alle Handlungen körperlicher, sexueller, psychischer oder wirtschaftlicher Gewalt, die innerhalb der Familie oder des</p>
<p style="text-align: justify;">Haushalts oder zwischen früheren oder derzeitigen Eheleuten oder Partnerinnen beziehungsweise Partnern vorkommen, unabhängig davon, ob der Täter beziehungsweise die Täterin denselben Wohnsitz wie das Opfer hat oder hatte;</p>
<p style="text-align: justify;">c bezeichnet der Begriff „Geschlecht“ die gesellschaftlich geprägten Rollen,</p>
<p style="text-align: justify;">Verhaltensweisen, Tätigkeiten und Merkmale, die eine bestimmte Gesellschaft als für</p>
<p style="text-align: justify;">Frauen und Männer angemessen ansieht;</p>
<p style="text-align: justify;">d bezeichnet der Begriff „geschlechtsspezifische Gewalt gegen Frauen“ Gewalt, die</p>
<p style="text-align: justify;">gegen eine Frau gerichtet ist, weil sie eine Frau ist, oder die Frauen unverhältnismäßig</p>
<p style="text-align: justify;">stark betrifft;</p>
<p style="text-align: justify;">e bezeichnet der Begriff „Opfer“ eine natürliche Person, die Gegenstand des unter den</p>
<p style="text-align: justify;">Buchstaben a und b beschriebenen Verhaltens ist;</p>
<p style="text-align: justify;">f umfasst der Begriff „Frauen“ auch Mädchen unter achtzehn Jahren.”</p>
<p style="text-align: justify;">Metnin Fransızca başlığı ise “Convention du Conseil de l’Europe sur la prévention et la lutte contre la violence à l’égard des femmes et la violence domestique” dir. Tanımlar ile ilgili bölümü ise şu şekildedir.</p>
<p style="text-align: justify;">“Article 3 – Définitions</p>
<p style="text-align: justify;">Aux fins de la présente Convention :</p>
<p style="text-align: justify;">a. le terme « violence à l’égard des femmes » doit être compris comme une violation des droits de l’homme et une forme de discrimination à l’égard des femmes, et désigne tous les actes de violence fondés sur le genre qui entraînent, ou sont susceptibles d’entraîner pour les femmes, des dommages ou souffrances de nature physique, sexuelle, psychologique ou économique, y compris la menace de se livrer à de tels actes, la contrainte ou la privation arbitraire de liberté, que ce soit dans la vie publique ou privée;</p>
<p style="text-align: justify;">b. le terme « violence domestique » désigne tous les actes de violence physique, sexuelle, psychologique ou économique qui surviennent au sein de la famille ou du foyer ou entre des anciens ou actuels conjoints ou partenaires, indépendamment du fait que l’auteur de l’infraction partage ou a partagé le même domicile que la victime;</p>
<p style="text-align: justify;">c. le terme « genre » désigne les rôles, les comportements, les activités et les attributions socialement construits, qu’une société donnée considère comme appropriés pour les femmes et les hommes;</p>
<p style="text-align: justify;">d. le terme « violence à l’égard des femmes fondée sur le genre » désigne toute violence faite à l’égard d’une femme parce qu’elle est une femme ou affectant les femmes de manière disproportionnée;</p>
<p style="text-align: justify;">e. le terme « victime » désigne toute personne physique qui est soumise aux comportements spécifiés aux points a et b;</p>
<p style="text-align: justify;">f. le terme « femme » inclut les filles de moins de 18 ans.”</p>
<p style="text-align: justify;">Dolayısıyla sözleşmenin İngilizce metninin başlığında yer alan “domestic violence” ve tanımlar ile ilgili 3 üncü maddesinin (b) fıkrasında tanımı yapılan “domestic violence”; Almanca metnin başlığında yer alan “häuslicher Gewalt” ve tanımlar ile ilgili 3 üncü maddesinin (b) fıkrasında häusliche Gewalt“; Fransızca metnin başlığında yer alan “la violence domestique” ve tanımlar ile ilgili 3 üncü maddesinin (b) fıkrasında tanımı yapılan “violence domestique “kelimelerin/kavramın;  TBMM’de kabul edilip onaylanan iki resmi mühürlü Türkçe metine “Aile İçi Şiddet” olarak yansıtıldığı görülmektedir. Türkçe&#8217;de “şiddet” bu dillerde “violence”/”gewalt”/“violence” kelimeleri ile yanısıtılırken “domestic”/“haus”/ “domestique” kelimeleri ise Türkçede “ev ve içini” veya yerellikle ilgili bir yaşam alanını yansıtmaktadır. Türkçede bir hukuki birliktelik ve konumlandırmayı da yansıtan “aile” kelimesi ise bu dillerde “the family /der Familie / la famille” şeklindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sözleşme metninin Türkçeye İngilizce, Fransızca, Almanca metinlerden hangisinden yansıtıldığı belli olmamasına rağmen her üç dilde de bir yaşam alanına dayalı “ev içi şiddet” olarak algılanan ve anlaşılan kavramın farklı bir konumlamada ki “Aile” ve “Aile içi şiddet” kavramı üzerinde Türkçeye yansıtılması hukuki bir metin olan sözleşmenin Türkçe çevirisini hem aslından/orjinalinden hem de genelinden farklılaştırmaktadır. Şayet orginal/asıl metin bu üç dilde ise TBMM’de onaylanıp yayınlanan Türkçe metin orjinali/asli gibi ol(a)mamaktadır. Herhangi bir çeviri notu veya çekince konmadan yapılan bu yöndeki bir tercih ve yaklaşım sözleşmenin bir Alman&#8217;nın bir Fransız&#8217;ın, bir İngiliz&#8217;in algılamasından ve bu çerçevede yapılan tanımlamaya dayalı “mağdur” konumlanmasından da ayrıştırabilmektedir. Ayrıca; Türkçe metnin başlığı ve hak sahipliğini belirleyen konumlandırmanın bu şekilde yansımış olması sözleşmeye dayalı hak aramayı da zorlaştırabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan hem üç dildeki metin hem de Türkçe metinde “mağdur”un konumunu bir hak sahibi olarak belirleyen tanımlar ile ilgili üçüncü maddesinin (b) fıkrasının içeriğine bakıldığında “aile içi” ve “hane” ayrı ayrı belirtilerek özellikle ayrıştırıldığı da görülmektedir. “Mağdur” yaşam alanı ile bağlantılı “haneye/eve” bağlı bir konuma getirilmektedir. “Aile” şeklindeki bir hukuki birliktelikte dahil bir hanede/evde yaşayan bireyler/kişiler hukuki konumlarına bakılmaksızın sözleşme bağlamında bir hak sahibi olarak öngörülmektedir. Fıkranın böyle bir içeriğe ve işlevine rağmen farklılaşması ve Türkçe metne “aile içi şiddet” şeklinde yansıtılması sözleşmenin aslından/orjinal metninden ve felsefesinden de uzaklaşmasına etken olabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu açıdan üç dildeki metinden farklı olarak Türkçe çevirili metnin başlığına ve tanımlamaya yansıyan bu durum sözleşmenin bir “Uluslararası Sözleşme” olarak yürürlüğe girmesinden sonra Türkiye&#8217;deki uygulamayı önemli ölçüde etkileyebilecektir. Hak sahipliği konusunda da önemli bir belirsizlik oluşturabilecektir. Sözleşmeyi uygulayan diğer ülkelerden farklı uygulanmasına da neden olabilecektir. Kavramlarda ve uygulamada ortaya çıkan bu yöndeki sorunlar ise her zaman olduğu gibi “Türkiye&#8217;nin kendine ait koşulları vardır.” veya “Rasyonel olmalıdır.” şeklindeki alışılmış söylemler ile geçiştirilecektir. Sözleşme ile sağlanan hakların kendi insanına, toplumuna uygun görülmemiş olması ise belki de “Zihin değişikliği şarttır” gibi sorumlunun/sorumluların başka yerlerde arandığı içi doldurulması gereken söylemler ile de perdelenecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenden dolayı; Ayşe Paşalı&#8217;lılar gibi kadınları ve ev içi şiddet mağdurlarını kamusal açıdan korumakta yetersiz kalan 4320 sayılı Kanunun değiştirilmesine yönelik çalışmalarda bu konunun da ayrıca değerlendirilmeye alınması gerekmektedir. Bu bağlamda taslakta öngörülen “KADIN VE AİLE BİREYLERİNİN ŞİDDETTEN KORUNMASINA DAİR KANUN” başlığı yerine “KADIN VE EV İÇİ ŞİDDET MAĞDURLARININ KORUNMASINA DAİR KANUN” şeklinde bir başlık öncelikle öne çıkarılmalıdır. Ayrıca TBMM’de de kabul edilip bir süre sonra yürürlüğe girecek olan sözleşmenin tanımlar ile ilgili bölümünde “mağdur”u belirleyen “Kadına şiddet” tanımı aynen hazırlanmakta olan taslağa yansıtılmalıdır. Ayrıca, “aile içi şiddet” olarak sözleşmenin Türkçe metnine yansıyan tanımlama da aynen kanun metnine yansıtılırken bu tanımın aynı zamanda “ev içi şiddet” ile ilgili bir tanım olduğunu belirtecek şekilde “Aile içi şiddet/ev içi şiddet” olarak ayrı bir yansıtmada yapılarak sözleşmenin uygulanabilirliği de olanaklı hale getirilmelidir. En azından süreçte oluşabilecek aykırılıklar, keyfilikler ve mazeretlerde engellenebilinmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Nihat TARIMERİ Urla 28.1.2012</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/kadina-yonelik-ve-ev-ici-siddet-ile-ilgili-%e2%80%9cistanbul%e2%80%9d-sozlesmesinin-cevirisinde-hak-kisitlayici-anlam-farklilasmasi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çocukların Yararı İçin</title>
		<link>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/cocuklarin-yarari-icin</link>
		<comments>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/cocuklarin-yarari-icin#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Nov 2011 16:34:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeki KARATAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://psikiyatriksosyalhizmet.com/?p=909</guid>
		<description><![CDATA[26 kişinin tecavüzüne uğrayan N.Ç. vakasının bir kez daha hatırlattığı önleyici sosyal hizmetler ihtiyacını karşılayacak bir düzenleme yapılmazsa, çocukları yeterince koruyamamaktan şikayet etmeyi sürdürürüz. Bu hafta Türkiye N.Ç. davasıyla sarsıldı. N.Ç. 13 yaşında 26 yetişkinin cinsel istismarına maruz kaldı, mahkeme N.Ç.’nin kendi rızasıyla cinsel ilişkiye girdiğine karar verdi ve bunu hafifletici sebep olarak kullandı. Şimdi, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-910" title="nc" src="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/wp-content/uploads/2011/11/nc-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />26 kişinin tecavüzüne uğrayan N.Ç. vakasının bir kez daha hatırlattığı önleyici sosyal hizmetler ihtiyacını karşılayacak bir düzenleme yapılmazsa, çocukları yeterince koruyamamaktan şikayet etmeyi sürdürürüz. Bu hafta Türkiye N.Ç. davasıyla sarsıldı. N.Ç. 13 yaşında 26 yetişkinin cinsel istismarına maruz kaldı, mahkeme N.Ç.’nin kendi rızasıyla cinsel ilişkiye girdiğine karar verdi ve bunu hafifletici sebep olarak kullandı. Şimdi, bu kararın yarattığı infial ile faillere verilecek cezaları artıracak bazı kanun değişiklikleri tartışılıyor. Oysa çocuklara yönelik cinsel istismar olaylarının biçimi ve sıklığı, bu sorunun sadece bir kanuni eksiklik sorunu olmadığını ortaya koyuyor. İçlerinde okul yöneticisi, kamu çalışanı da olan 26 yetişkinin de bulunduğu cinsel istismar olayının yarattığı infiali, bu olaya karışan kişilere ağır cezalar vererek gidermek mümkün mü? Elbette, bu tür eylemlere karışan kişiler ağır cezalarla cezalandırılmalı. Ancak tekrarını önlemenin yolu da, cezaların etkili biçimde uygulanmasını sağlamanın yolu da toplumda çocuk istismarı konusunda ortak bir duyarlılık yaratmakla mümkün. Bunun da yolu çocuk istismarına duyarlı, dolayısıyla çocuğu ihmal ve istismardan korumaya yönelik hizmetlere öncelik veren bir devlet yönetimidir.<span id="more-909"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Pek çok ülkede Çocuk Bakanlığı var. Türkiye’de de bir Çocuk Bakanlığı kurulması talebi var. Ancak, hükümet yetkililerinin de belirttiği gibi, hükümetin benimsediği “demokratik muhafazakâr” yaklaşım doğrultusunda esas hedefi “ailenin güçlendirilmesi” olan Aile ve Sosyal politikalar Bakanlığı kurulması tercih edildi. Çocukla ilgili hizmetler de bu bakanlığın görev alanına verildi. Bu durumda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının çocuğa yönelik sorumluluklarının, çocukların ihtiyaçları doğrultusunda tarif edilmesi gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Öncelikle, Bakanlığın kuruluşunu gerçekleştiren mevzuatın dili değiştirilmeli, çocuk bir birey olarak kabul edilmeli ve çocuğun refahının tesisi Bakanlığın hedeflerinden biri haline gelmelidir. Ailenin güçlendirilmesi nihai hedef değil, çocukların (ve tüm bireylerin) refahının ve korunmasının bir aracı olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kanun Hükmünde Kararname’nin dört temel ihtiyaç doğrultusunda yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">1- Önleyici sosyal hizmetlere öncelik verilmesi ihtiyacı: Kararname ile sadece Bakanlık’ın işleyişi düzenleniyor, genel sosyal hizmet politikasına ilişkin bir düzenleme yapılmıyor. Bu da bütün çocuk nüfusunu hedeflemesi gereken önleyici sosyal hizmetlerin nasıl sağlanacağı konusunda soru işaretleri yaratıyor. N.Ç. vakasının bir kez daha hatırlattığı önleyici sosyal hizmetler ihtiyacını karşılayacak bir düzenleme yapılmazsa, başına bir sürü olumsuz şey gelmiş olan çocukları yeterince koruyamamaktan şikayet etmeyi sürdürürüz. Önleyici sosyal hizmetlerden kasıt, çocuğu ve ebeveyni olumlu gelişimi sağlamak üzere destekleyici hizmetlerin tamamıdır. Ancak bununla sınırlı değildir. Önleyici sosyal hizmetlerin önemli bir parçasını riski takip etme ve önleme oluşturmalı. Önümüzde bu konuda çok önemli gündemler var: Örneğin çocukların erken yaşta evlendirilmelerine neden olan faktörleri araştırmak ve bu faktörleri ortadan kaldırmaya yönelik hizmetler planlamak uzun yıllardır yetkililerin el atmalarını bekleyen önemli bir iş.</p>
<p style="text-align: justify;">2- Yerelde sosyal hizmet sunumunun standartlaşması ihtiyacı: Kararname sosyal hizmet sunumunun yerelleştirilmesini ve sosyal hizmet kuruluşlarının il özel idarelerine devredilmesini öngörüyor. Hizmet sunumunun yerelleştirilmesi hem yönetimin demokratikleşmesi hem de hizmetin hızlı ve ihtiyaca uygun biçimde sunulması bakımından önemli. Ancak hizmet kalitesinde iller ve bölgeler arasında oluşacak eşitsizliğin önüne geçmek için, bu hizmetlerin standartları ve kaynak dağılımının esasları önceden belirlenmeli, aynı zamanda bu standartlara ne derece uyulduğu da etkin bir şekilde denetlenebilmeli. Bunun için Bakanlık’ın denetim ve yaptırım yetkisinin ayrıntılı biçimde düzenlenmesi gerekiyor. Yerelleştirme yoluna gidilirken şu soruların cevaplarının bulunması gerekir: İller arasında hizmetlerin koordinasyonu ve kaynak transferi nasıl sağlanacak? Örneğin, korunması gereken bir çocuk veya kadının bir başka ile nakli kim tarafından nasıl düzenlenecek? Az olan meslek elemanlarının en fazla ihtiyaç olan alanlarda istihdamı nasıl sağlanacak? Bir yerel yönetim, bu alandaki sorumluluklarını yerine getirmezse müeyyidesi ne olacak? Her bir yerel yönetim için yükümlülükler kimin tarafından, nasıl belirlenecek? Yerel yönetimler bu hizmetlerin kaynaklarını nereden bulacak? Bulamazlarsa ne olacak? Bu konuda sorulabilecek, yanıtlanması gereken pek çok soru var. Elbette bunların yanıtları da vardır, ancak bu yanıtların kamuoyu tarafından da bilinmesi gerekir. Bu nedenle de düzenlemelerde yer almalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">3- Planlama ihtiyacı: N.Ç. vakasının ortaya koyduğu en önemli ihtiyaçlardan biri, ilgili tüm Bakanlıklar arasında ve onların hizmetleri arasında işbirliği ve eşgüdümü sağlayacak bir otoritenin varlığıdır. Hakim çocuk istismarı olgusuna yabancı ise, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu; müdür yardımcısı çocuk istismarından anlamıyorsa Milli Eğitim Bakanlığı konuyu ele alacak olursa; sorunu çözmek için sistemli bir mücadele yürütme olanağı bulunamaz. Bunun için Bakanlığın hem yetkileri hem de teşkilatının bu ihtiyaca uygun biçimde yani ilgili diğer Bakanlıklar ve il teşkilatları üzerinde planlama ve koordine etme yetkisi olacak biçimde düzenlenmesi gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">4- Özel gereksinimleri olan çocuklarla ilgili sorumlulukların açıkça belirlenmesi ihtiyacı: N.Ç. vakasının Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı teşkilatlanmasıyla ilgili ortaya çıkardığı bir diğer önemli ihtiyaç da istismar veya suça sürüklenme gibi özel hedef grubuna giren çocuklara yönelik görevlerin açıkça tarif edilmesi. Bu konuda asıl önemlisi, bu sorumlulukları yerine getirmeyi sağlayacak gerekli personel ve bütçe düzenlemelerinin yapılmasıdır. Bu alanda halihazırda yaşanan en önemli sorun, özel ihtiyaca sahip çocuklarla ilgili sorumlulukların açıkça tarif edilmemesi, birden fazla sorumlu kurumun bulunması ve bu konudaki sorumlulukları yerine getirmek için gerekli personel ve kaynağın tahsis edilmemiş olması. Bu da yardıma en fazla ihtiyacı olan çocukların kendilerine uygun hizmete ulaşamamalarına neden oluyor. Örneğin suça sürüklenen çocuklara yönelik bakım, eğitim, tedavi ve koruma hizmetleri veren kuruluşlar senelerdir kurulmuyor, bu eksiklikten sorumlu tutulacak bir bakanlık da yok.</p>
<p style="text-align: justify;">Özetle, çocuklar uzun bir zamandır, birinci önceliğin verilmesini ve bir birey olarak kabul edilmeyi bekliyorlar. Biz de çocukların bu beklentilerini dile getirmek suretiyle Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndan bu beklentiyi karşılayacak ve çocuk haklarının korunmasından sorumlu olacak bir teşkilat oluşturmasını talep ediyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Seda Akço, Bürge Akbulut:  Hümanist Büro Adına</p>
<p style="text-align: justify;">http://www.humanistburo.org/tr/calisalim-bizden-yorumlar_21_1.html</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/cocuklarin-yarari-icin/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul Aile Araştırmaları, Eğitimi Ve Danışmanlığı Derneği Kuruldu.</title>
		<link>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/istanbul-aile-arastirmalari-egitimi-ve-danismanligi-dernegi-kuruldu</link>
		<comments>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/istanbul-aile-arastirmalari-egitimi-ve-danismanligi-dernegi-kuruldu#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2011 09:24:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeki KARATAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aile Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://psikiyatriksosyalhizmet.com/?p=902</guid>
		<description><![CDATA[5253 Dernekler Kanununa uygun olarak 05 Ekim 2011 tarihinde kuruldu. Derneğimiz Özel Eğitim Uzmanı, Sosyolog, Psikolojik Danışman, İlahiyat, Doktor, Psikolog, Avukat, Eğitimci ve Sosyal Hizmet Uzmanından oluşan ailelere yönelik hizmetlerde görevli ve akademisyen on yedi uzmanın bir araya gelmesi ile kurulmuştur.
 
Derneğin Vizyonu
Toplumumuzda sağlıklı, mutlu ve eğitimli aileler oluşmasına eşler arası ilişkiler,  ebeveynlerin çocukları ve toplumla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/wp-content/uploads/2011/10/AİLEDER.bmp"><img class="alignleft size-full wp-image-914" title="AİLEDER" src="http://psikiyatriksosyalhizmet.com/wp-content/uploads/2011/10/AİLEDER.bmp" alt="" /></a>5253 Dernekler Kanununa uygun olarak 05 Ekim 2011 tarihinde kuruldu. Derneğimiz Özel Eğitim Uzmanı, Sosyolog, Psikolojik Danışman, İlahiyat, Doktor, Psikolog, Avukat, Eğitimci ve Sosyal Hizmet Uzmanından oluşan ailelere yönelik hizmetlerde görevli ve akademisyen on yedi uzmanın bir araya gelmesi ile kurulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Derneğin Vizyonu</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Toplumumuzda sağlıklı, mutlu ve eğitimli aileler oluşmasına eşler arası ilişkiler,  ebeveynlerin çocukları ve toplumla ile ilişkilerini geliştirmeleriyle kent yaşantısına uyumlu bir yaşam sürdürmelerine katkıda bulunmaktır.<span id="more-902"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Derneğin Misyonu</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aile kurumu oluşturan evlilik sürecinin her aşamasında çiftlere, çocuklarının ruhsal gelişim dönemlerinde ebeveynlere, uyum ve davranış güçlükleri yaşayan çocuklara reberlik, danışmanlık, terapi ve alanda çalışan uzmanlara eğitim hizmetleri vermek temel hedeftir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Derneğin Amacı</strong></p>
<p style="text-align: justify;">“AİLEDER”, ebeveynlere bireysel ya da gruplar halinde;</p>
<p style="text-align: justify;">Aile psikolojisi ve sosyolojisi,</p>
<p style="text-align: justify;">Çiftler arası iletişim,</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk gelişimi ve eğitimi,</p>
<p style="text-align: justify;">Ergenlik dönemi sorunları ve ergenlerle iletişim,</p>
<p style="text-align: justify;">Anne-baba tutumları ve</p>
<p style="text-align: justify;">Sağlıklı iletişim gibi konularda bilgi verme,</p>
<p style="text-align: justify;">Sağlıklı bir iletişim ortamının oluşturulması için tüm aile bireylerine;</p>
<p style="text-align: justify;">Psikolojik yardım ve destek,</p>
<p style="text-align: justify;">Derneğin Faaliyetleri</p>
<p style="text-align: justify;">Aile, çift ve evlilik danışmanlığı, terapisi ve eğitimi alanında uzman yetiştirmek amacıyla; sertifika programları düzenlemek, seminerler yapmak ve eğitimler vermek</p>
<p style="text-align: justify;">Bilgilendirici ve geliştirici eğitim,</p>
<p style="text-align: justify;">Rehberlik, danışmanlık ve terapi,</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal ve İnsani Bilimler ile Sağlık Bilimleri Alanlarında Eğitim Gören Öğrencilerin Her Bakımdan Desteklenmesi,</p>
<p style="text-align: justify;">Sempozyum, kongre, konferans, çalış tay organizasyonları ve uygulamaları…</p>
<p style="text-align: justify;">Aile Hizmetlerin yürütülmesinde rol ve sorumluluk alacak olan profesyonel meslek elemanlarının eğitimleri, yetiştirilmesi, aralıklarla niteliklerinin geliştirilmesi ile ihtiyaç duydukları konu ve alanlardaki eğitim faaliyetlerini organize etmektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Derneğe Üye Olmak</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Derneğin amaç ve ilkelerini benimseyerek bu doğrultuda çalışmayı kabul eden ve mevzuatın öngördüğü koşulları taşıyan her gerçek kişi derneğe asıl veya fahri üye olmak üzere başvuruda bulunma hakkına sahiptir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yönetim Kurulu</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Fevzi Fatih Kılıçarslan                 Başkan</p>
<p style="text-align: justify;">Şeyma Çavuşoğlu                           Başkan Yardımcısı</p>
<p style="text-align: justify;">Ahmet Özdemir                               Sayman</p>
<p style="text-align: justify;">Hüseyin Şahin                                  Genel Sekreter</p>
<p style="text-align: justify;">Ergün Yıldırım                                 Üye</p>
<p style="text-align: justify;">Havva Sula                                         Üye</p>
<p style="text-align: justify;">İlker Ünal                                           Üye</p>
<p style="text-align: justify;">İstanbul Aile Araştırmaları Eğitimi ve Danışmanlığı Derneği</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Adres:</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hayat Sağlık ve Sosyal Hizmetler Vakfı</p>
<p style="text-align: justify;">Haseki, Küçükmühendis Sk. No. 7 Fatih / İstanbul</p>
<p style="text-align: justify;">Tel: 0.212.588 25 45</p>
<p style="text-align: justify;">Faks: 0.212.632 85 79</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İrtibat İçin</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Fatih Kılıçarslan / Başkan</p>
<p style="text-align: justify;">0 505 492 10 10</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://psikiyatriksosyalhizmet.com/istanbul-aile-arastirmalari-egitimi-ve-danismanligi-dernegi-kuruldu/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

