2011′e gelindiğinde kadına yönelik ölümle sonuçlanan şiddet olaylarında büyük bir artış olduğunu görüyoruz. Basına yansıyan olaylarda ya kadınların öldürüldüğünü ya da şiddet sonucunda mağdur edildiğine tanık oluyoruz. Dünyanın gelişmemiş birçok bölgesinde kadına yönelik şiddet yaygın bir olguyken, sosyal politikanın çaresiz kaldığı, küçük yaşta evlilikler ve çocuk gelinler ise dramatik bir sosyal sorun olmayı sürdürüyor. Dünyanın diğer ülkeleri bir yana Türkiye’de de trajik olan, kadına yönelik insan hakları ihlallerinin sistematik olduğu gerçekliğidir. Biliyoruz ki kadının insan hakları ihlalleri arasında; kadını sosyal, ekonomik, siyasal, hukuki, fiziksel, duygusal, kültürel yönleriyle etkileyen olayların başında şiddet gelmektedir. Araştırma bulgularının geneli şiddetin aile içinden ve yakın sosyal çevreden kaynaklandığı yönündedir. Namus cinayetleri ya da intihara sürükleme bu belirlemeye bir örnektir. Adalet Bakanlığı ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu raporuna göre Türkiye’de 2002-2011 tarihleri arasında 4410 kadın katledilmiştir. Bu sayının bir kısmını namus adına işlenen cinayetler oluşturmaktadır. Konuyla ilgili başka bir istatistiğe dönelim yüzümüzü. 21. yüzyılın daha ilk çeyreğinde 2010′da yayınlanan, Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması verilerine bakalım: Türkiye’de söylenme kolaylığı olmamasına rağmen, söylenenler içinde her 100 kadından 15′i cinsel şiddete, 10 kadından 4′ü eşi veya birlikte olduğu kişi(ler) tarafından fiziksel şiddete, kadınların yüzde 44′ü duygusal şiddete, yüzde 23′ü birlikte olduğu kişi ve kişilerin ekonomik şiddetine maruz kalmaktadır. Türkiye genelinde 15 yaşından sonra yaklaşık her 5 kadından 1′i yakın ilişkide oldukları erkekler dışındakilerden fiziksel şiddete, her 10 kadından 1′i gebelikte fiziksel şiddete maruz bırakılmıştır, 15 yaşından önce cinsel istismarın oranı ise yüzde 7′dir. Araştırmanın en çarpıcı sonucuysa fiziksel ve cinsel şiddet yaşamış kadınların yüzde 92’si ne yakın çevre, ne sivil toplum örgütü ne de devlet kuruluşlarından hiçbirine başvurmamıştır. Neden olarak korku ileri sürülmüştür. Bu süreçten aile ve toplumun kadınları koruyamadığı gibi devlet mekanizmasının bu sorun alanında etkili bir güvenlik, toplumsal koruma ve yaşam standardına dönük refah kurumsallaşması oluşturamadığı sonucu çıkmaktadır. Kuşkusuz kadına yönelik önemli yasal gelişmeler yaşanıyor. Ancak yanıltıcı olan uygulamada yaşanan yetersizliklerin insanın gözüne hâlâ iğne gibi batmasıdır. Yasal duyarlılık, artacak olan toplumsal ve kurumsal duyarlılıkla bir bütünlük oluşturabilir.Yapılacak olan şey, kadını aşağılayan, küçük düşüren her davranışı ve ona yönelik şiddeti bir insan hakları sorunu, bir halk sağlığı sorunu ve de bir sosyal sorun olarak algılama sürecini topluma ve devletin yüreğine sürekli işlemektir. Ayrıca eğitim sisteminde bu yaklaşımın geçerliliğini sağlamaktır. Çocukluğun ilk basamaklarından başlayarak verilen eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliğini ders paletlerine yerleştirerek şiddete karşı duyarlı kuşaklar yetiştirilebilir.
Cinsiyet ayrımcılığının önlenmesi kısırdöngü oluşturan bir kültürde eğitimle önlenebilir. Şiddeti olağan gören, şiddeti meşrulaştırma anlamında açık mesajlar veren, toplumsal değerler ve normları besleyen bir kültür ancak bu şekilde kendisi yeniden üretmeyebilir. Toplumsal farkındalık kazanmanın ve bilinçlendirmenin yolu buradan geçiyor.Bu sosyal sorunla ilgili ülkemizde ulusal veri ağı ve ulusal hedeflerde belirtilen amaçlara yönelik çabalar yetersiz olsa da özellikle yeni kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına önemli işlevler düşmektedir. Şunu da anımsamanın yararı var. Bakanlığın adı Kadın ve Sosyal Politikalar Bakanlığı şeklinde olsaydı, daha sevindirici olurdu. Çünkü bu adlandırmada tüm iyi niyetlere rağmen kadın, aileden sonra geliyor gibi ikircilikli bir hava kokuyor. Öteden beri belleklerimizde yer etmiştir, katı bir devlet geleneğinin Türkiye sosyal yaşamına mühendislik yapmaya çalıştığı bir coğrafyada gerçekçi bir kadın ve çocuk politikamız yok! Oysa kadınların ve çocukların insan haklarını geliştirmek bir devlet politikası olmalıdır derken bile şiddetin neden ve sonuçları, biçimleri üzerine araştırmalar yapıp öneriler geliştirme konusunda da geri durmuyoruz. Yıllarca aile içi sorun diye, şiddet görmüş kadınların karakollardan, hastanelerden evlerine gönderildiklerini yaşayarak öğrendik. Hakkını vermek gerekirse son yıllarda önemsenen yasal düzenlemelere bağlılığın bunun önünü az çok almaya başladığını söyleyebiliriz. Kurumsal olarak, şiddet mağdurlarının ve olayların kayıt altına alınması, geçerli ve güvenilir veriler sorunun boyutlarının görünür kılınmasıyla birlikte çözümü için oluşturulacak sosyal politikaya bir öngörü verecektir.
Şiddetin ve cinayetin işlendiği aile dinamiği hakkındaki bilgiler, hangi gerekçelerin şiddete neden olduğu bilgisine bizleri ulaştıracağı gibi arka plandaki düşünsel yapıyı ve sosyo-ekonomik-kültürel dokuyu okumamızı kolaylaştıracaktır. Böylelikle bu sosyal sorunun çözümünde devletin gerçekçi bir davranış geliştirmesinin önü bir zorunluluk olarak açılacaktır.Sonuç olarak kadının sosyal-ekonomik statüsünün yükseltilmesi, eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması yönünde sosyal politikanın sorun çözücü olması gerekmektedir ki, kadını ataerkil esaretten kurtarmanın yolu onurlu bir yaşam için genişlemiş olsun. Yoksa kadının sosyal durumu sürekli olarak riske açık bir alan oluşturmaya devam edecektir. Öte yandan çalışma hayatında yer almayan ya da devlet tarafından ekonomik olarak desteklenmeyen kadını şiddet sarmalının bir nesnesi olmaya aday olarak kabul eden geniş bir toplumsal kesim var. Hali hazırda toplumsal cinsiyet rolleri, Türkiye’de tabu olup erkek egemen siyasetin yapı taşlarından birisidir. Siyasiler aynı koronun müdavimleri gibi hep bir ağızdan kalıcı çözümlerden söz ederken, tam bu noktada ağızlarının payını vermek gerekiyor. Günümüz siyasetinin korosu siyasete özne gösterme cesareti gösterilmeyen kadınların sorunlarını stabil kılmaktan öteye geçmez.
Aziz ŞEKER/ Sosyal Hizmet Uzmanı
Comments