Medya, her geçen gün “Bir kadın daha cinayete kurban gitti” diyor ve biz, bu kan dondurucu olayları duymuyoruz sanki… sadece sıradan bir haber şeridini daha geride bırakıyoruz. Gelin isterseniz Gölcük’te bir annenin bebeğini ölüme mahkûm etmek istemesi olayını düşünelim ilkin. Anneyi linç etmek istedik… Elbette aklın kabul edebileceği bir durum değil, yaşananlar. Fakat neden? Veya ‘niçin oldu bütün bunlar’ sorularını cevapsız bırakıyoruz… Annenin akıl veya ruh sağlığında sorun olup olmadığı bir tarafa, acaba müşahede ettiğimiz dramda toplumun etkisi yok mudur? Bu olayda, her şeyden önce, Batılılaşma hezeyanımızın bilançosunu görüyoruz. Onlar gibi, özgür olmalıydık… Evet, bu iyi bir şey değil miydi? Şüphesiz… Dahası gelecekti ve geldi… cinsel özgürlükde bize neden uymayacaktı? Pekâlâ uyardı. Uydu birçok bakımdan; ancak bu özgürlüğün, namus belasıyla başı hiç hoş olmadı. Çünkü bizim toplumumuzda, ilericisinden gericisine; sağından soluna varıncaya kadar çoğu kesim “namus” olgusunu önemser. Bireysel olarak “bu kurallar beni bağlamaz” diyebiliriz; ancak toplum varlığı olmaya devam edeceksek, bu itirazımız havada kalacaktır. Bizim kültürel dokumuzda, toplumun damgası, âdeta adaletin mührüyle yarışır durumdadır.

Şu hâlde biz öncelikle özentilerimizin kurbanı olduk. Nasıl mı? Tıpkı küçük bir kız çocuğunun annesine heveslenip, topuklu ayakkabılarını giyip tökezleyip düşmesi gibi, Batı elbisesine heves edip, giydik ama bedenimize uymadı, dokumuz uyuşmadı. İşte genç öğretmenin hikâyesi her şeyden önce bunu gösteriyor. Öğretmenimiz, ne yapacağını bilemeyip sendelemeden sonra, adeta direksiyon hâkimiyetini kaybetmek üzereyken, belki de vicdanıyla aklı arasına sıkışıp kaldı.

Oysa vicdanı çoktan iptal edenler, sinsice her şeyi gizleyip, toplumdan da dışlanmadılar. Ancak söz konusu öğretmen, entrikada sınıfta kaldığı için, âdeta kirli suda, kurtulmaya çalıştıkça battı.

Bu hikâyelere yenileri eklenir gider. Mesela, kendisini aldattığı gerekçesiyle başı taşlara vurularak öldürülen kadının durumunu, hangi namus sever izah edebilir? Bunun açık ifadesi şudur: “Sen benim gibi bir erkeği! nasıl olur da aldatırsın” Çünkü kültür, erkekliğin “şanı”na yakışan ve yakışmayan kıstasları koymuştur. Bu kuralların dışına çıkamayanlar, kısacası onun içinde cebelleşenler de, üzerlerine düşen vazifeyi icra etmeye mecburdurlar. Namusunu temizleyen, katil de olsa, toplum tarafından ona, başköşe gösterilip, arkasından “helal olsun” denecektir.

Acaba bir caninin kirli elleri, namus konusunda nasıl bir temizlik yapabilir? Bireyleri linç etme yerine, toplumu ‘tu kaka’ refleksinden nasıl rehabilite edebiliriz?

Doğrusu toplumun mantık dışı normlarını aşmanın yegâne yolu, eğitim düzeyimizi sahiden iyileştirmektir. Ancak bu eğitimin bir ucu hayata dokunarak gerçekleşmeli. Belki de bu marazi yönlerimizi sanatla, en etkili olarak da sinemayla tam olarak açığa vurdukça, farkındalık düzeyimiz yavaş yavaş yükselecektir.

Bu bağlamda, Yılmaz Güney’in “Yol” filminde yer alan bir sahneyi anımsayabiliriz: Namussuz kadına verilecek ölüm cezası karşısında, babasından kocasına varıncaya kadar herkesin acımasızlığı dahası namusu temizleme görevini birbirine nasıl telkin ettiğini hatırlayabiliriz. “Acıma ona”, “hak etti… namussuz”… Hatta annesi oğluna: “Üzülme… bu senin değil, onun ayıbı” diye telkinde bulunur; oysa bu teselliler gizlice, namusu temizleme şifrelerini gösterir, oğluna.

Öldürmeyeceğim diye kadınına söz veren Tarık Akan da, besbelli öldürmesi gerektiğini düşünüyordu. Sinsi planıyla, zavallı kadını karda ve tipide yola çıkardı ve onun bu acımasız soğuğa karşı gelemeyeceğini basbayağı biliyordu. Kendisi değil, soğuk öldürmeliydi… Ancak bu dram ve bilinçli plan karşısında Tarık Akan’ın sendelemesi, gel-git yaşaması önemliydi. Töreler ve vicdanarasında kalakalmıştı sanki. İşte tam olarak bu boyutun iyice işlenmesi ve hissettirilmesi gerekiyor topluma.

Aynı durum, kan davası için de geçerli değil midir? Hiç suçu olmayan kişiler, kanı yerde koymamak için, öldürmeye devam edecek ve sonuçta “bittim ben” diyerek karanlığa lanet okuyacaktır. Şimdi namus, vicdan veya ahlak bunların neresinde? İnsanlıktan söz edebilir miyiz? Eğer insanlıktan çıktıysak, neyin namusudur peşine düştüğümüz? Bizi karanlıklarda bırakan törenin gözü kördür: Âdeta sürüye giren bir canavara ya da çakala benzemektedir, bu gözü dönmüş kindarlık. Öyle ya, sürüye giren çakal da, karnını doyurmak için değil, âdeta öldürebildiği kadar öldürme hırsına gark olmuştur… İşte töre cinayetleri, namus temizleme operasyonları da böyle değil mi?

Namussuzluk etiketiyle dışladığımız ve çıkmaza sürüklenen kadınlardan hepimiz sorumluyuz. Yargılamayı çok iyi yapıyoruz. Örneğin Gölcük’teki öğretmen hakkında aileler olarak tedirgin bir tipleme olduğu için, imza topluyoruz: Haklıyız, çünkü çocuğumuza zarar verebilir. Haksızız, çünkü hikâyesini bilmeden yargısız infaz uyguluyoruz. Babasız çocuk dünyaya getirdiği için hep birlikte ölüme mahkûm ediyoruz. Basına yansımayan ama muhtemel olarak da ailesine asla hesap veremeyecek bir duruma mecbur ediyoruz. Kısacası elimizde çokça zincir var ve bütün kapıları kapatıyoruz. Kadını yaşam dışına atıp, ölüme mahkûm ediyoruz.

Öyle görüyor ki, toplum olarak, bizim bu kör dövüşünden kurtulmaya; bir tür duygu ve kin boşalmasına ihtiyacımız var…

Aliye Çınar Köysüren