Suudi Kralı kendi topraklarında 21. yüzyılda kadınlara yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkını tanıdı. Muhafazakâr bir toplumda kadınların siyasi farkındalığının önü açılmış gibi görünse de kadının araç sürmesi yasak olduğu gibi ülke dışında çalışmaya gitmesi, seyahat etmesi için bir erkek akrabasının kararı gerekmektedir. Arap muhafazakârlığının gelip durduğu demokratik sınır kapısından başka bir coğrafyaya, Türkiye’ye yüzümüzü dönelim. Ülkemizde kadın, toplumsal pratik içerisinde belirli bir sosyal yer işgal ededursun, içinde bulunduğumuz yılda, yalnızca bir bayan valimiz var. Hemen hemen hergün haber kanallarına şiddet sonucu ölen ya da yaralanan kadınların yaşam öyküleri yansıyor. Erkek egemen dünyanın kadın varlığı için biçilmiş farklı kabulleri ülkeden ülkeye değişse de sorun özünde aynı. Kadına karşı ayrımcılık ve şiddet bütün yeryüzünün yaşadığı bir olgu. Yani kadın erkek tarafından eziliyor!

Türkiye’de muhafazakâr kesim, kadına yönelik şiddeti ne yazık ki yavaş kabullendi. Hatta yeni yeni algılıyor. Sorunun çözümü için bir şeyler yapma telaşında. Özellikle muhafazakâr düşüncenin çok zaman sonra hakkını teslim ettiği ve iyileştirici düzenlemeler yapılması gerektiğine artık inandığı kadına yönelik ayrımcılık ve şiddet aslında başlı başına bir “kul hakkı yeme” eylemidir. Öte yandan şiddet gören kadını korumak için elektronik kelepçe kullanma ve daha birçok gülümseten konular ise tartışılırken kadınlar ölmeye devam ediyor, öldürülüyor. Peki ölümden kaçanlar için Türkiye’de durum ne? Doğrusunu söylemek gerekirse hiçte içi acıcı değil. Kadının insan hakları sorunu teorik olarak çözülmüş gibi bilinse dahi yaşadığımız şu günlerde şiddete uğramış kadınların toplumsal koruma hizmetleri verilirken ayrıştırılmaya çalışılmasının tartışıldığı bir gerçekle karşı karşıyayız. Bu ise sığınma evleri ön plana alınarak yapılıyor. Şimdiden olumsuz toplumsal bir refleks sivrildi gibi. Örneğin fuhuş mağduru kadınlar sığınma evlerine alınmasınlar! Diğer kadınları ayartıyorlar. Aşağıladığı kadını ayrıştırarak inciten bir tez ne değin erkek egemen bir muhafazakârlık kokuyor. Ahlaki tartışmaları bir yana bırakıp baktığımızda, fuhuş pazarına sürüklenmiş kadınların çoğunun çocuk yaşta ya da erken yaşlarda evlenmiş, evlendirilmiş, dağılmış ailelerden gelen, yoksulluk kültürünün sarmalında yetişen ve en fazla sevdiklerini hissettikleri kişilerden darbe yiyen insanlar olduklarını görürüz. Kirlenmiş insanlığın bin bir yüzünü her an çalışma yaşamlarında görürken, altlarına yattıkları erkeklerin toplumsal gerçekte ne kadar yok edici ve kırıcı özelliklere sahip olduklarını bilmediklerini mi sanırsınız. Evet, sığınma evlerinin kapıları bu güçlü kadınlara kapalı tutulur. Diğer kadınları ayarttıkları için mi? Hayır. Devletin kadın sorunları konusunda çözüm üretmesi zorunluluğunu anımsattıkları için…

Sığınma evlerinin kurulmasının, ailenin korunmasına gölge düşüreceğini sananlar, acaba sığınma evlerinde farklı sorun alanlarından gelen kadınların bir arada yaşamasına nasıl bir tepki vereceklerdir. Tepkilerin rengi şimdilerden belli ki, onlara göre “normal” kadınları da ayartırlar tıpkı şiddet mağduru kadınların sığınma evlerine gelerek şiddete maruz kalabilecek kadınları ayarttıkları gibi…

Engelli kadına yönelik şiddet konusu da göz ardı ettiğimiz sorunlar arasında yer alıyor. Bu arada şiddet mağduru engelli kadınlar konusunda ne az araştırma var. Onlar da sığınma evlerinin kapılarından dönüyor olmalılar.

Şiddet mağduru kadınlar, engelli kadınlar, sokakta yaşayan kadınlar, fuhuşla geçimini sağlayan şiddet gören kadınlar için nasıl argümanlar üretirseniz üretin acı ve dramatik bir yaşamın farklı koridorlarından süzülüp gelen bu kadınların bir arada bulunmaları, insan haklarının gelişimi yönünde güçlü olmaları ve mücadele etmeleri dışında bir eksiklik yaratmaz. Kadınlığı kategorileştirip, etiketleyip, ayrıştırıp niteliği hâlâ tartışılan korunma amaçlı bir sosyal hizmeti erkek egemen muhafazakâr bir iradeyle sunmak sorunu derinleştirmekten öteye geçmez. Fuhuş pazarına düşmüş korunması gereken durumda olan kadını sığınma evine almamak, devletin asli görevlerinden olan “korunma hizmetine” girmez. Irk, dil, din, kültür, konum vb gerekçelerden kaynaklı ayrımcılığın zeminini yalnızca yeşertir. Hal böyleyken kadının sosyo-ekonomik statüsünü güçlendirip yükselten bir demokratik ve hukuk devleti anlayışından söz edemeyiz. Bu nedenle kadın erkek eşitliğinin sağlanması için toplumsal cinsiyet eşitliğini geliştirmeye yönelik kurumsallaşmaya gereksinim var. Bilmeliyiz ki polis merkezi, sağlık kuruluşu, sığınma evi ve her durakta ayrı, sorgulayan bir mülakat bu erkek egemen toplumda kadın için cehennem yolunda yürümekten başka bir şey değildir. Ve sığınma evi gerçekliği ülkemizde kadınların Truva’sıdır. Yaşadığımız koşullarda empati yapma becerisi yapabildiğimizde duyumsadığımız da budur…

Aziz ŞEKER/ Sosyal Hizmet Uzmanı