Ülkemizde ve içinde yaşadığımız şehirde göç hareketliliğine bağlı olarak yeni yerleşim yerleri kurulmakta, mahalleler sitelere dönüşmektedir. Değişim, sosyal bir olgu olarak insan için kaygı, endişe ve kriz faktörüdür eğer sağlıklı yönetilemezse çatışmaya dönüşür. Özellikle İstanbul hızlı gelişimin yaşandığı toplumsal yapının sürekli değiştiği, mahallelerin yerleşim özelliklerini yitirerek insanların kendilerini güvenli, temiz, düzenli yerleşim bölgeleri olan siteleri tercih ettiklerini görüyoruz. Siteler ülkemizin kültürel, etnik ve yaşam biçimi farklı bölge insanlarından oluşmakta, toplumsal yaşamda sosyolojik bir değişimi beraberinde getirmektedir. Sitelerde birbirini tanımayan, yeni yaşam kültürü oluşturan bireyler olarak; “ailelerimizden komşularımıza, grup içi ilişkilerden topluma, cemaatten cemiyete doğru yeni bir hayat kültürü üretebilmeliyiz.” Böylece yaşamımızı daha anlamlı kılabilmeliyiz. continue reading…
Uyuşturucu Tuzağı-Uyuşturucuya Alıştırma Yöntemleri
Önemli Teorisyenler: David Kantor, Fred Duhl, Bunny Duhl, Virginia Satir, Carl Whitaker, Walter Kempler, August Napier, David Keith, Leslie Greenberg ve Susan Johnson. Yaşantısal aile terapisi 1960larda hümanistik var oluşçu akımın dışında ortaya çıkmıştır. Bu terapide ağırlıklı olarak Gestalt teknikleri, psikodrama ve danışan merkezli terapinin izleri görünür. Terapinin odak noktası geçmiş bilgilerden çok şimdi ve buradadır (here-and-now). Yüz yüze olmak, süreç, gelişim ve eylem terapideki anahtar kavramlardır. Terapide, teorik ve soyut faktörler en aza indirilmiştir. Aile içinde yaşanılan deneyimlerin niteliği; psikolojik sağlığı ölçmede ve gerekli müdahale yöntemleri belirlemede önemli bir noktadır. Yaşantısal aile terapisi, duygular üzerinde etkiye çalışır. Bireysel ve ailesel işlevsellik için, duyguların açığa vurulması ve farkındalık üzerinde durur. Dolaysıyla, terapide duyguların etkili ve açık bir şekilde ifade edilmesini cesaretlendirir. Buna göre sağlıklı ile duyguların karşılıklı yaşandığı ve aile içindeki yaşamın canlı bir şekilde paylaşıldığı ailedir. İşlevsiz aileyi ise; duygular ve etkileşimler konusunda katı, dirençli olan ve empati becerisi olmayan aileler olarak tanımlıyor.
Günümüzde hızlı toplumsal değişim yaşanmaktadır. Her değişim, beraberinde kimlik ve kişilik çatışmasını getirir. Kendine yabancılaşmış birey, kimlik ve kişilik erozyonuna uğramış bunalımlı bir insandır. Toplumsal yozlaşma, kendine yabancı kitleler oluşturmakta, bir yandan refah düzeyi yüksek bir toplum içinde giderek artan problemli kişiler üretmektedir. Böylece toplumsal yapımızda kendi kendine gelişmekte olduğu “modern alt kültür kavramı” ciddi bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Modern alt kültür, toplumun genel ve çoğunluktaki kültürel değerlerinden farklı uçta çatışmalı öfkeli yabancılaşmış ve yozlaşmış bir kültürü ifade eder. Farklı değerlerden ziyade değerlerden yoksunluğu belirtir ve günümüzde giderek büyümektedir. Madde ve uyuşturucu bağımlılığı, şiddet, fuhuş anti- sosyal davranışlar, kural tanımazlık gibi özellikleriyle giderek yaygınlaşan bir modern alt kültür özellikleri oluşturur.
Aile kurumunun en temel fonksiyonu; toplumumuzun birlikteliğinin ve bütünlüğünün korunması, güçlendirilmesi, çocuklarımızın geleceğe hazırlanmasıdır. Eşler arası iletişim sorunları, aile içi yaşanan çatışmalar ve boşanmalar nedeniyle ilgiye, sevgiye, bakıma muhtaç çocuklarda stres faktörüne yol açmakta, uyum ve davranış sorunları gösteren çocukların sayısı hızla artmaktadır.
Sosyal hizmet toplumun sorunlarına katılımını destekleyici, bireylerin özgürleşme ve sivilleşme çabalarını geliştirici bir alandır. Ülkemizde sosyal hizmet uygulamaları resmi kamu kurumlarında yürütülmekte toplum sosyal hizmete katılımı gecikmiştir. Sosyal hizmet sosyal sorunlarının çözümüne yönelik bilimsel uygulamaları içeren bir alan olarak birey, grup ve toplumla çalışır. İnsan odaklı uygulamaları içerir. Din, dil ve sınıf farkı gözetmeden uygulamalarını yürütür. İdeolojik değil insani bir alandır. Sosyal hizmet, belli bir kesimin ya da ideolojik grupların alanı olmayıp farklı toplumsal özellikleriyle halkın alanıdır. Sosyal hizmet açık, katılımcı olarak toplumsal barış ve uzlaşma çabası içersinde uygulamasını gerçekleştirir. Sosyal hizmet ülkemizde, adaletin, eşitliğin, insan haklarının ve insan onurunun güvencesidir. Sosyal hizmet görevlileri, mesleki uygulamaları ile bireyin demokratik bilincinin gelişmesini destekleyeceği gibi demokratik katılımını geliştirmektedir.
Bakanlar Kurulu’nun 3 Haziran 2011 tarihinde aldığı kararla kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 8 Haziran 2011 tarihli Mükerrer Resmi Gazete’de yayımlandı. KHK’de Taşra Teşkilatı ve Çalışma Grupları başlıklı Dördüncü Bölüm’de Bakanlığın “taşra teşkilatı kurmaya yetkili olduğu” hükmü bulunmaktadır. Ancak kurulacak İl Teşkilatıyla ilgili hiçbir açıklama yapılmamıştır. Mevcut haliyle İl Sosyal Hizmetler Müdürlükleri bulundukları illerde koruyucu, önleyici hizmetleri uygulayamadıkları için sosyal sorunlara zamanında müdahale edilememektedir. Yeni kurulan Bakanlığın İllerde daha güçlü bir örgütsel yapıyla teşkilatlanması gerekmektedir. Sosyal Hizmetler Müdürlükleri neleri başaramadı ve yeni yapılanmada bu eksikliklerin giderilmesi için nasıl bir örgütsel yapı kurulmalıdır? Bence geleceğe dönük yapıcı öneriler sunulması gerekmektedir. Sosyal Hizmet Müdahalesi’nin en temel ilkelerinden olan “kendi kaderini tayin” ilkesi doğrultusunda SHÇEK’te çalışanlar da kendi geleceğinin planlanmasında etkili roller almalıdır. Bu nedenle 6 yıldır aktif olarak vekaleten yürüttüğüm İl Müdür Yardımcılığı görevimde nerelerde tıkanmalar yaşadığımızı bizzat uygulayarak deneyimleme fırsatım oldu. Gördüğüm bu eksikliklerin düzeltilmesi ve daha etkin sosyal hizmet sunumu için neler yapılması gerektiği ile ilgili önerilerimi aşağıda sunuyorum.
Eğitim yılının sonuna gelirken, çocuklarımızın yıl boyu performansları karne notu ile değerlendirilir. Her anne-baba çocuğunun başarılı olmasını, yüksek not almasını beklentisi içersinde çocuğun başarılarına sevinir, mutlu olur ve gurur duyar. Öncelikle karnede iyi notlar üzerinde durularak olumlu duygular çocukla paylaşılmalıdır. Takdir edilmeli, onay verilmeli ve gelecek yıllarda daha başarılı olacağı yönünde cesaretlendirilmelidir. Çocuklarının düşük notlarına odaklanan ebeveynler, yakın çevre karşısında küçük duruma düşme kaygısıyla derin utanç duygusu yaşayarak başarısızlıktan çocuklarını sorumlu tutabilir. Böylece kızgınlıkla çocuğunu suçlayıcı, yargılayıcı, aşağılayıcı sözel ve fiziksel şiddet uygulayabilirler. Çocuklarının yetersiz, beceriksiz olduğunu düşünerek çocukları üzerindeki baskıyı arttırabilirler.
Çocuk ihmali ve istismarına yaklaşım konusunda ilk tepki her toplumda inkâr şeklinde olmuştur. “Bizim toplumumuzda yok bu… Başkaları yapıyorlar bunu…” şeklinde. Elli yıl önce Amerika’da da aynı şekilde bakılıyordu bu işe. Hatta 1874’de ilk çocuk istismarı vakasına yasal olarak yaklaşım Hayvanları Koruma Yasası’ndan yola çıkarak yapılabilmişti. Çünkü Çocukları Koruma Yasası diye bir şey yoktu. Çocuk ailenin malıydı, istediğini yapabilirdi. Ama Hayvanları Sevenler Derneği hayvanları koruma yasasını çocukları koruma yasasından önce geçirmişlerdi. Ve o yasadan yararlanarak çocuk ev hayvanı –‘pet’ diyorlar İngilizcede- olarak gösterilip, Ellian adındaki bir kızcağız ilk kez o yasadan yararlanılarak korunabilmiştir. Dolayısıyla bizim toplumumuzdaki bu inkâr mekanizması sadece bize özgü bir şey değil. “Biz de yok, Trabzon’da yok ya da benim mahallemde yok, ya da benim ailemde yok” diyen herkesin biraz daha açık düşünerek, “ya ben nereden biliyorum olmadığını?” sorusunu kendisine sorması gerekmektedir. Eninde sonunda herkes bu gerçeği görecektir, görmesi de gerekir.
Evsizlik, özellikle gelişmiş ülkelerde kapitalizmin tüm kurumlarıyla islediği ve bireyselciliğin ön plana çıktığı, 1980’ li yıllarda önemli bir sosyal sorun olarak ortaya çıkmıştır. Ülkemizde ise yoksulluk, yetersiz gelir, ruh hastalığı, kendini gerçekleştirememe, işsizlik ve normal yaşam standardı altında yaşayan birey ve ailelerin hızlı bir şekilde artmasıyla gündemimize girmiştir. Evsizlik olgusunu, özellikle ruh hastası ve madde bağımlısı çocuk ve kadınlar yoğun bir şekilde yaşamaktadır(1) Sosyal güvenliliğin aşınması, iş fırsatlarının tabana yayılamaması ve mevcut iş imkânlarının yoksulluk sorununa bir çözüm getirememesi ile beraber evsizlerin sistem tarafından bir korku unsuru olarak kullanılması da problemin büyümesine yol açmaktadır.(2) Çağdaş evsizlik sorununun ortaya çıkmasında, geniş ve büyüyen bir sosyal soruna dönüşmesinde özellikle kentleşmenin beraber getirdiği sorunlar ve teknolojinin inanılmaz gelişiminin önemli bir etkisi bulunmaktadır. (1),(2)